| Leydihan |
03 Şubat 2025 00:50 |
Yanıt: Güzel Türkçemizin Sırları
Nihad Sami Banarlı Bir Dil Konferansı başlığı altındaki ilk bölüme “Türk Dili’ni seviniz! Çünkü Türklerin, en az geçmişleri kadar büyük geleceği olacaktır.” sözüyle başlıyor. Sonra da bir Tanzimat diplomatının unutulmaz nüktesi ile devam ediyor:
Fuad Paşa’nın Avrupalı diplomatlar toplantısında, zarif bir diplomat olarak, Avrupalı diplomatlara, “Devleti biz içeriden yıkıyoruz!” deyişi bir zariflik îcâbıydı, fakat “Siz dışarıdan yıkıyorsunuz.” sözü eksik söylenmişti. Bunun tamâmı: “Siz, hem dışarıdan, hem de içeriden yıkıyorsunuz!” şeklinde olmalıydı.
İngiliz edîbi (edebiyatçısı) George Orwell, 1984 adlı romanında, milletleri dil yıkımıyla çökertip birtakım “sürüler” hâline koymak isteyenlerin hedeflerini ve hikâyesini yazmıştır. Dilleri yıkmak nasıl olur? Meselâ bizde yalnız Türkçeleşmiş sözleri değil, bizzat Türkçe sözleri de değiştirip, kelime diye, zevksiz, âhenksiz ve mâzîsiz birtakım sevilmez, anlaşılmaz “sözcükler” îcat ederek… Böylelikle, birbirleriyle anlaşmaları yâhut belirli sloganlardan başka bir şey anlamaları imkânsız hâle gelen tâze kalabalıkları, birer sürü hâline getirmeye çalışmak ve sonra, bir değnekle, istenilen yola götürmek…
Mesela terimleri ele alırsak; Köprücük kemiği yerine “azm-i terkova” diyorlardı. Kalça kemiği yerine “azm-i harkafa” diyorlardı. İşte bunlar değişecekti. Fakat yerlerine daha çirkinlerini koymak için değil, halk Türkçesinde zâten yaşamakta olan “bilek kemiği” gibi, “göğüs kemiği” gibi, halk dehâsının eseri olan sözleri ve benzerlerini koymak için olmalıydı.
Kelimelere gelince; bu bambaşka bir problemdir: Kelimeler üzerinde hiç kimsenin oynamaya hakkı yoktur. Çünkü, kelimeler, milletindir.
Diller, milletlerin en aziz, en tılsımlı, en kıymetli servetleridir. Çünkü dillerin bir “ses güzelliği” ile dalgalanıp bir “duyurma, anlatma” ve “inandırma” gücüne ulaşmaları, kısa zamanda olmamıştır.
Dillerin bir mûsikî kudreti kazanması, kelimelerin birer “nağme güzelliği” alması uzun bir sürede olmuştur. Denilebilir ki dil ve edebiyat sanatı, bu güzel netîceye varmak için sanat ve edebiyat tarihinin daha ilk anlarından başlayarak; “söz”ü “ses”le birleştirmeye çalışmıştır. Asırların, bâzan çağların emeğiyle, böylesine güzel “ses” ve güzel mânâ kazanmış kelimelerin, neden, şu veya bu hoyratlıklar içinde ziyan edilmemesi lâzım geldiğinin (anlayanlar için) en büyük delîli budur.
Daha sonra Banarlı eski Yunan’dan misal veriyor: …eski Yunanlılar, söze bir “duyuruculuk” vermek için, şiiri, “Lir” isimli sazla söylüyorlardı. Eski İranlılar, bunun için, “rûd, çenk, rebâb” gibi sazlar kullanıyorlardı. İbrânî şiiri, Dâvûd Peygamber’in de kullandığı mizmâr isimli bir sazla söyleniyordu. Dâvûd’un ilâhîlerine Mezâmîr denilmesi, bu dînî şiirlerin mizmârla birlikte söylenmesindendi. Eski Türkler, şiiri, “kopuz”la söylüyorlardı. Saz, eski Türk şiirinin, ayrılık kabul etmez arkadaşıydı. Türkler, onsuz şiir söylemez; yalnız söz sanatında değil, yapacakları hareketlerin de pek çoğunda onun yardımını ararlardı.
Türk Dili, şiir söylemek, hattâ söz söylemek için, türlü sazlardan başka, dile ses katan âhenk unsurlarının en mühimlerinden olan “kāfiye”yi îcat eden lisandır.
Türkçe, daha ilk şiirlerinden başlayarak “aliterasyon”ları (1) büyük zevkle ve alışkanlıkla kullanan ilk şiir dilidir. Böylelikle, şiiri, yalnız sazla değil, dilin kendi mîmârîsi içinde de mûsikî ile söyleyen bir milletin lisânıdır.
Kelimeler, asırların ve asırlar içinde millî ataların işledikleri birer “söz mücevheri”dir.
Türkçe, birçok başka diller gibi, yalnız bir vatanda değil, milletimizin târih boyunca, nice müstakil ve muhteşem devletler kurduğu, çeşitli vatanlarda işlenmiştir. Türkiye Türkçesi’nin de güzelliğinde en büyük coğrafi tesir, 900 yıla varan bir zamandan beri, Anadolu ve Balkanlar Türkiyesi’nin tesîridir. Fakat Türkçe, tıpkı Türk milleti gibi, târihin son dokuz asrında, dünyânın üç kıtası üzerinde lisânî bir imparatorluk kurmuş ve bir “imparatorluk dili” hâlinde işlenmiştir. Bu bakımdan dilimiz, hüküm sürdüğü toprakların neresinde “güzel bir ses” bulmuşsa, onu, kendi bünyesine almakta büyük kabiliyet göstermiştir.
Daha sonra Banarlı “İMPARATORLUK DİLLERİ” başlığı altında şunları anlatıyor:
İmparatorluk dilleri yalnız bir ülkede değil, birçok ülkede devlet kurmuş hâkimiyet kurmuş, büyük milletlerin dilidir.
Tabiî olarak, medeniyet ve hâkimiyet götürdükleri ülkelerin dillerinden derlenmiş kelimelerle de zenginleşmişlerdir.
İmparatorluk dilleri, milletlerin hâkim oldukları topraklardan vergi alır, baç alır (gümrük ve alış veriş vergisi), mahsul toplar gibi, kelimeler de alırlar.
Ancak yeryüzünde ve cihan tarihinde imparatorluk dili olmamış diller çok, fakat, imparatorluk dilleri azdır. Çünkü dünya târihinde hem askerî ve idârî imparatorluk, hem de dil ve kültür imparatorluğu kurabilmiş millet azdır. Bu saydığımız vasıflara, şüphesiz bâzı mühim farklarla, uygun imparatorluk dilleri, denilebilir ki “Latince, Arapça, İngilizce” ve “Türkçe”dir. Ama dillerin hiçbiri özdil değildir.
Latince, bir zamanlar, yeni Latince dilleri denilen, Fransızcaya, İspanyolcaya, İtalyancaya, Romence ve Portekizceye kaynak olmuş lisandır, fakat özdil değildir. Dünyanın ilk büyük destan edebiyatını, şiirini, trajedisini, felsefesini ve mitolojisini yaratan Yunanca da özdil değildir. Yunanca’nın en az yarıdan fazla kelimesi Makedonya, Anadolu, Sûriye ve muhtelif Mezopotamya dillerinden alınmadır.
Arapça ise kelime sayısı bakımından, dünyanın en zengin dillerinden biri, belki de birincisidir. Fakat bu dilde başka dillerden alınma kelimelerin sayısı büyük bir yekûn tutar. Bir imparatorluk dili sayılan Arapça, başta İbrânîce olmak üzere, Yunanca’dan, Latince’den, Sanskritçe ve Farsça’dan ve daha birçok dillerden kelime almışdır. Araplar, başka dillerden Arapçalaşmış, kelimelere “muarreb” (2) derler, fakat bu kelimelere, hangi dilden gelirse gelsin, kendi dillerinin damgasını vurmakta büyük ustalık gösterirler. Arapça başka dillerden alabildiğine faydalanmış fakat aldığı her kelimeyi, “ebekuşağı altından geçirmişçesine”, Arapçanın gramerine ve fonetiğine adapte ederek Arapçalaştırmıştır.
Üçüncü imparatorluk dili İngilizce’dir. İngilizlerin: “Bahtiyardır o İngilizce ki onda her dilden kelime vardır.” deyişlerindeki müstesnâ ilerilik, bu şuurlu imparatorluk dili anlayışının bir ifâdesidir. Daha birkaç yıl evvel, Uzak Doğu, Kore ve Japon dillerinden İngilizceye yeniden binlerce kelime alınması ve bu kelimelere, İngiliz tâbiiyyetine kabullerinin nüfus kâğıdı verilmesi, aynı ileri anlayışın yepyeni bir tecellîsidir.
Şimdi güzel Türkçe’mize gelince, Türkçe, daha Orta Asya’daki kuruluş asırlarında bile, özdil değil, bir imparatorluk diliydi. Bir dilin tabiatında başka dillerden derlenmiş kelimeleri millîleştirmek kudreti varsa artık o dili özdil yapamazsınız. Türk milleti tarafından fethedilmiş topraklar nasıl Türk vatanı olmuşsa aynı millet tarafından fethedilmiş kelimeler de öyle Türkçe kelime olmuştur.
Yazarın imparatorluk dilleri tezi hala geçerli mi bilmiyorum; ama artık eski imparatorluklar yok! Tahtını koruyan tek dil İngilizce, o da benim konuşup yazdığım hali ile “global ingilizce”. Düşünsenize milyarı aşkın paki, hindu, bengallinin telaffuzları ile konuştukları dil de İngilizce; neredeyse tüm enternasyonel ticari yazışma ve diyaloglar da İngilizce. Heralde İngilizce basit kurulumlu eksiz bir dil olmasına borçlu tüm bunları …
Yine merak ettiğim, kitapta rastlamadığım bir husus, tarihte, hatta şimdi bile Türk halkları tarafından çokça kullanılan Slavca ve Çinçenin bizim anadilimizle karşılıklı etkileşimidir; biraz araştırınca son yıllarda yapılmış birkaç araştırmaya rastladım, dipnotlarda paylaştım (3) belki bir gün karşıma daha fazla araştırma fırsatı çıkar. Belki duymuşsunuzdur, tepe, moruk gibi kelimeler Japonca’da birebir aynı mana ve telaffuzda kullanılırmış.
Bir sonraki bölümün başlığı: BİR DİL NASIL GÜZELLEŞİR. Banarlı bu bölümde bir milletin evlatlatlarının bir dili nasıl güzelleştirdiğinden şöyle söz ediyor:
Büyük şairler, milletinin dilindeki güzel sesi duyan ve duyuran insanlar demektir. Bunun bizde de Batı ülkelerinde de unutulmaz örnekleri, örnek şairler ve nesircileri vardır. Böyle şairler için cümlelerle mısrâlar bir mûsikî parçası; kelimelerle heceler, birer nağmedir.
Türkçede “tasalanacak” gibi, üst üste beş “a” sesiyle yahut “mutluluğumuz” gibi, üst üste beş “u” sesiyle teşekkül etmiş kelimeleri şiirde kullanmamak; buna mukābil “gönül” gibi “lâle” gibi; “anne” gibi, “ölüm, cihan, toprak, ateş, surâhi, yâsemin” vb. kelimeleri kullanarak Yahya Kemal’in:
Fark etmez anne toprak ölüm mâcerâmızı
mısrâında görülen ses hareketini yaratmak, Malherbe’in (4) Fransızcada ses tenevvüü (çeşitliliği) anlayışına bir örnek olabilir.
Tevfik Fikret’in:
Bugün sıcak yine pek sanki ortalık yanıyor
Mısrâında da böyle bir mûsikî vardır. Ve sesler: u – ü – ı – a – i – e – e a – i – o – a – ı – a – ı – o tertîbiyle, yalnız bir yerde iki e sesi kullanılarak sıralanmıştır.
Buradan Banarlı’nın Uzun Hece vurgusuna gelirsek:
Meselâ Türk ırkı, eski Asya topraklarında bir ordu milletti. Sürülerle at besleyen, at üzerinde yaşayan, at üzerinde ölen Türklerin uzun konuşmaya vakti yoktu. Yaşanılan bozkır iklîminin sertliği de buna imkân bırakmıyordu. Onun için, Türkçede “Gel! Git! Var! Kır! Çık! İn! Koş! Dur!” gibi, tek heceli cümleler sesleniyordu.
Bu tok ve “kapalı” heceler, eski Türkçenin karakteristiğini teşkil ediyordu. Başlangıçta “damak” yerine “tamgak, “kayık” yerine “kadguk” denilmesi bundandı. Böylelikle, Türkçenin yalnız tek heceli kelimelerine değil, iki üç heceli kelimelerine de bu tok ve kapalı heceler hâkimdi. Türkistan Türkçesinde, zamanla üçüncü harfleri aşınan “açık hece”ler de olmuştu. “Kud-hug” kelimesinin “kuyug” ve “kuyu” olması böyleydi. Fakat bu Eski Türkçe’de “uzun hece” yoktu.
Eski Akdeniz medeniyetine mensup bütün milletlerin dilinde, İbrânîcede, Yunancada, Latincede, vb. uzun hece vardır. Esâsen, hiçbir kelime Türkçede başka dillerdeki telaffuzuyla yerleşmiş değildir. Türk, onları, az veya çok, kendi zevkine, kendi söyleyişine göre ayarlamış ve Türkiye Türkçesi’nin kendi “güzel sesiyle” kullanmıştır. Arabın Ellah’ına bizim Allah dememiz böyledir; Arabın “manâra”sına bizim “minâre” dememiz böyledir; Acem’in “gul” sözüne bizim “gül” güzelliği vermemiz böyledir. Hattâ, eski Türkün “Tengri” kelimesine bizim “Tanrı” sesi vermemiz de böyledir.
XIII. asır Anadolu şairi Yûnus Emre’nin şiirlerindeki:
Nidem elim ermez yâre
Bulunmaz derdime çâre
Oldum ilimden âvâre
Beni bunda eğler misin?
mısrâları, yâhut:
Türk şiirini, asırlarca, an’anevî “Dîvan Şiiri” estetiğiyle ve disiplinle kucaklayan “klasik terbiye” sonucu olsa bile, uzun hece:
Akşam oldu, yine bastı kāreler,
Gitme yârim seni arslan pâreler
diyen halk türküsünde artık yerli bir zevktir.
Fâtih Sultan Mehmed’in ordusu, İstanbul şehrini zaptettiği zaman, bu şehrin bir semtinde Cebe Ali adında bir Türk kumandanı karargâh kurmuştu. Bu karargâha gidip gelen Türkler, o semte o kumandanın adını verdiler. Türk telaffuzundan bu semte ya “Cebeli” veya “Cabalı” denmesi beklenirdi. Fakat öyle olmadı. Halkımız, bu İstanbul köşesini “Cibâlî” âhengiyle güzelleştirdi. Çünkü Türkiye Türklerinin dilinde artık bir “uzun hece zevki” vardı. Ve bu zevk, yeni vatanın, yeni coğrafyanın terennümüydü.
Banarlının yaptığı şu vurguyu tekrarlayayım:
Bu dili seveceksin! … Hem de her haliyle seveceksin! Ataların bize miras bıraktığı en güzel iki şeyden biri bugünkü Türk vatanı ise ikincisi Türkçe’dir.
“ALTIN YUMURTLAYAN TAVUK” bölümünde ise Banarlı 1911de yazılan bir makaleden yola çıkarak başlayan “yeni lisan” hareketinden söz ediyor:
Bir vakitler, bir kimseler, Türkçede kullanılan bütün yabancı terkipleri terketmek, artık hiç kullanmamak ve yazı dilimizi, bilhassa İstanbul halkının konuşma dilinden ses ve söz alan, en güzel, en işlenmiş, en temiz ve millî bir lisan hâline koymak ülküsündeydi.
“Yeni Lisancılar” bunu yapmak istiyor ve yapıyorlardı. Böyle bir dil anlayışıyla eserler, hem de güzel ve kıymetli eserler verdikleri için de hareketleri tutunuyor ve seviliyordu. Çünkü çirkin bir şey yapmıyorlardı. Milletin diline müdahale etmiyor, Türkçeyi çirkin yollara sürüklemiyor; halka tam mânâsıyla halk diliyle seslenmeye çalışıyorlardı.
Ama bilahare Türkçe, “uydurmacılar” elinde dilimiz hiçbir ciddî sebep yokken, Türk halkının malı olan nice güzel kelime baltalanarak bilhassa yeni yetişenler için zevksiz, kifâyetsiz, çirkin hallere düşürülmüştür. Bir anda yüzlerce Türkçe söz bulmak mümkün değildir. Uydurmacılık, kelime uydurmayı meslek ve zenâat hâline getirenler tarafından bir kötü hareket olmuştur.
Halbuki, sabun kokusunu yahut sabundaki hafif ve güzel kokuyu sever misiniz? Sanırım çok insana bu koku, doğrudan doğruya “temizliğin kokusu”, onun tüten buğusu imiş gibi, hoş gelir. Sabun, Latince sapo ve Fransızca savon kelimesinden Türkçeleşmiş bir sözdür.
Türk halk zevki bir kelimeyi Türkçeleştirirken ona öyle sihirli bir ses, öyle âhenk verir ki kelime, ifâde ettiği mânânın âdeta notası, mûsikîsi olur; bâzan rengi, kokusu ve buğusu olur. Sabun ve sabun köpüğü de böyledir. İnsanların dünyaları kelimelerle örülmüştür; kelimelerle duyar, kelimelerle düşünürüz. Kelimeler asırların ve asırlarca o kelimeleri konuşan, onlarla duyan, düşünenlerin; onlarla seven ve sevilenlerin yaratıp güzelleştirdiği, beğenip Türkçeleştirdiği, canlı, ruhlu ve mûsikîli varlıklardır.
GÜZEL EV’İN HİKAYESİ başlığı altında ise Banarlı şu çıkarımı yapıyor:
Türk dili daha ilk çağlardan îtibaren bir imparatorluk dili hâlinde kurulmuştur. Ondaki kelimelerin pek çoğu eski Türk zaferlerinin hâtırasıydı. Hemen bütün Asya milletlerini, asırlarca hattâ çağlarca kendi kudretli hâkimiyetleri altında tutan Türkler, fethettikleri veya hüküm yürüttükleri o ülkelerden vergi alır, baç alır gibi “kelimeler” de almışlardı. Bu “kelimeler” orta ve uzak Asya medeniyetinde ortak kelimelerdi. Yeryüzünde Türklerle beraber çeşitli milletlerden kurulan ortak medeniyetler vardır. Eski Türkler hem medenî yani kültürel alışverişlerde bulundukları, hem hükümleri altında tuttukları bu milletlerin dillerinden kelimeler alışverişinde de bulunmuşlardı. Türkçe’ye bu suretle Çince’den, Hintçe’den, Kore dilinden Moğolca ve Soğdakça’dan hatta Yunanca’dan kelimeler girmişti.
Ve şu Netice’ye varıyor:
Ziya Gökalp’in
Aruz sizin olsun, Hece bizimdir
deyişi bir dar görüştür. Bunda belki de İmparatorluğumuzun yıkılışını, bize kendi öz milletimize ve öz vatanımıza dönüş diye tanıtan ve yalnız Anadolu topraklarına sığınmamızı bir zafer gibi gösteren zihniyetin tesîri vardı. Bu “öz dil” gibi acayip bir “öz vatan” anlayışıydı.
İyi ama Edirne öz vatandı da Selânik ve Üsküp neden değildi; Kars, Ardahan öz vatandı da Kerkük neden değildi? Lozan mecburiyeti hudutlarımızın dışında bıraktı diye artık vatan sayılmayacak mıydı? . Ama lisan konusunda bilimin dediği geçerliydi.
İstanbul’u Türk yapışımızla “ev”i, “su”yu, “yasa”yı, “sıra”yı veya “para”yı Türk yapışımız arasındaki fark ne? İş yalnız almakta değil, alınana millî damgayı vurmaktadır. O zaman kelimelerin de İstanbul gibi, bütün Anadolu gibi her şeyden çok Türk olduğu görülür.
Nihayet bizim fethettiğimiz kelimeler de fethettiğimiz ve bugün üzerinde yaşadığımız topraklar gibi bizim büyük günlerimizin ve “büyüklük” duygularımızın hâtıralarıdır. Şimdi bu kelimeleri kovup büzülmeye gerek var mı?
|