ForumKalbi.Com

ForumKalbi.Com (https://www.forumkalbi.com/index.php)
-   Maji | Vefk (https://www.forumkalbi.com/forumdisplay.php?f=349)
-   -   Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük (https://www.forumkalbi.com/showthread.php?t=38490)

Leydihan 22 Haziran 2025 21:25

Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]

Bu çalışmada Hazreti Peygamber’e yapılan büyü incelenmiştir. Öncelikle büyü kavramı açıklanmış, daha sonra büyüyle alakalı terimler irdelenmiştir.


Tarih boyunca insanların bilimsel bir bilgi gibi kullandıkları büyünün tarihi seyri dile getirilmiştir. Semavi dinlerde özellikle Yahudilikte büyünün işlevi irdelenmiştir. Büyücü bir grup olarak adlandırılan Yahudi Kabalaistler anlatılmıştır.

Kendisi de bir büyücü ve Yahudi olan Lebid b. Asam’ın Hazreti Peygambere yaptığı büyü değişik kaynaklar vasıtasıyla ele alınmıştır. Ayrıca Hazreti Peygambere yapılan büyünün nevi’ üzerinde de durulmuştur.

ÖNSÖZ
Ademoğlu yeryüzünde hep kendini aramıştır. Ruh bedeb ilişkisini anlamlandırmak için medeni olsun veya olmasın bütün topluluklar çeşitli doktrinleri uygulama sahasına dökmüş böylece dünyevi problemlerine çareler aramıştır.

Karşılaşılan güç durumların üstesinden gelmek amacıyla kullanılan yöntem ve tekniklerin de genelde pragmatik yönüyle ilgilenmişlerdir. insanoğlunun kendi geçmişine denk sayılabilecek bir maziye sahip olan büyü de bu pragmatik amaç için kullanıldığı tarihi bir gerçektir.

İlkel veya medeni bir toplumda büyü varlığını her halükarda sürdürmüştür. Öyleyse isanların büyüden beklentileri ne olabilir? Nedir büyüyü insanlar açısından bu kadar cazip kılan? İşte bide bu sorulara cevap vermeye yönelik bir çalışma yapmayı uygun gördük.

İlk olarak büyü kelimesinin anlamı irdelenerek; büyüyle birlikte zikredilen büyüyle iç içe olan diğer kavramlar da açığa kavuşturulmaya çalışılmıştır.

İkinci bölümde ise büyünün tarihi seyri ele alınarak ilk çağlardan günümüze kadar büyünün işlevsel yönü dile getirilmiştir. Farklı kıtalardaki değişik medeniyetlerin ortak kültürü gibi görünen büyünün toplumlar üzerindeki ağırlığına da vurgu yapılmıştır.

Üçüncü bölümde ise semavi dinlerin büyüye bakış açısı ve Yahudi mitik hayatını bir anlamda dile getiren Kabala dmokrini üzerinde durukmuştur. Dördüncü ve son bölümde Hz.Peygamber’e yapılan büyü ele alınarak büyü hadisi çeşitli yönleriyle irdelenip vuzuha kavuşturulmaya çalışılmıştır. Ayrıca Hz.Peygamber’e yapılan büyünün ne tür bir büyü olduğu da irdelenmiştir.

Bu çalışmamızda maddi ve manevi desteğini ayrıca ilmi birikimini bizden esirgemeyen Sayın Hocam, Doç. Dr. Mustafa AĞIRMAN Bey’e teşekkürlerimi sunarım.

KISALTMALAR
a.g.e : Adı geçen eser
b. : Bin, İbn.
c. : Cilt
C.C : Celle Celaluhu
çev. : Çeviren
DBİA : Dünden Bu Güne İstanbul Ansiklopedisi
DİA : Diyanet İslam Ansiklopedisi
H. : Hicri
Haz. : Hazreti
hazr. : Hazırlayan
İA : İslam Ansiklopedisi
İst. : İstanbul
mad. : Maddesi
MEB : Milli Eğitim Bakanlığı
ö. : Ölüm Tarihi
s. : Sayfa
S.A.V. : Sellallahu Aleyhi Vesellem
TDV : Türkiye Diyanet Vakfı
v.d. : Ve devamı
v.s : ve sâir
Yay. : Yayınları
y.y. : Yüzyıl

BİRİNCİ BÖLÜM 1.SİHRİN TARİFİ VE SİHİRLE BİRLİKTE ANILAN BAZI KAVRAMLAR
Sihrin tarifini ve sihirle birlikte anılan bazı kelimeleri tahlil edip ilgili kavramları açığa kavuşturmak konunun ana arterini oluşturmaktadır. Konunun sınırlarını belirlemek amacıyla bu yaklaşımı sergilemek elzemdir.

1.1 Sihir Ne Demektir?
1.1.1 Sihrin Kelime Anlamı
es-Saha (Sihir): Sin’in fethi ve Ha’sın sükunu ve fethi ile ve Sin’in dammı ile lugattir; akciğere denir. Fi’l asl bir adamın sahrına, yani akciğerine vurup onu müteğayyir ve sersem eylemek manasına (gelen) mastar(dır). Zebun etmek, aldatmak, almak, cadılık etmek, batıl bir şeyi suret-i haktan göstermek, batılı hak suretinde çıkarmak, kapıp almak, me’hazı küçük ve ince her bir şey, şeytana yaklaştıran ve ondan yardım (gören) amel, sebebi gizli olmakla beraber, gerçeğin aksine tahayyül olunan yıldızcılık, şarlatanlık, hilekârlık yolunda cereyan eden her hangi bir şey, imkânsız şeyleri yapmakla ortaya çıkan, (Bir takım) özel kelimelerin söylenmesi veya özel işlemlerin yapılmasıyla oluşan gizil güç, belli bir amaca ulaşmak için doğaüstü güçleri kullanmayı hedefleyen eylem ve işlemler, fettanlık, şiir ve güzel söz söyleme gibi insanı bağlayan sanat, bilinen yollarla sağlanamayan şeyleri elde etmek, birine zarar vermek ya da zarardan korumak için bir takım gizli güçleri kullanarak doğayı ve doğa yasalarını zorla etkileme amacı güden işlemlerin tümü, tekil, özel bir kudret; türünde tek, yalnız insanın içinde bulunan, yalnız büyü sanatıyla serbest bırakılabilen, kendini sesiyle ifade eden ve ayinin uygulanması yoluyla aktarılan bir güç, eskii nançlardan geriye kalanlar, doğaüstünün kullanıldığı bir mekanizmayla, olayların akışını etkileyebileceğini iddia eden bir kimse tarafından ortaya konan sistemlerin cinsini belirleyen bir terim, tabiatüstü gizli güçlerle yahut kendilerinde gizli güçler bulunduğuna inanılan bazı tabii nesneler kullanılarak zararlı, faydalı veya koruma gayeli bazı sonuçlar elde etmek için yapılan işler, kişinin benzer koşullardaki bir insana davranacağı biçimde davranarak, ruhları etkileme sanatı, şeklinde değişik anlamları ihtiva etmektedir.

Yunanca veya Arapça’dan geldiği, ortak olduğu Avrupa dillerine Arapça’dan girdiği ileri sürülen tılsım sözcüğü15 herkesin bilip de çözemediği gizli şey, gizli sır, fevkalade kuvvet ve tesiri haiz olan şey, definenin bulunmasına mani olan mevhum şey, doğaüstü güç taşıdığına inanılan söz ve büyü formüllerini ifade eden yazıtlar, astrolojik ve sair sihirli işaretlere haiz bir yazı veya üzerinde bu kabil yazılar ve bilhassa tutulma dairesinden (ekliptik) veya takım-yıldızlardan şekiller ve hayvanlar bulunup, koruyucu ve kem gözü bertaraf edici sihirli muskalar olarak kullanılan her hangi bir nesne çare17 sari hastalıkların sirayetini önlemek maksadı ile olduğu gibi insanlarla hayvanların afetlerden korunması için yapılan işlemler18 anlamlarına gelmektedir. Büyü her zaman tılsımın, içinde bulunan bir güçtür. Büyünün en önemli öğesi tılsımdır.

Tılsım, büyünün gizli, büyüsel verasetle aktarılan ve yalnızca büyücünün bildiği bölümdür, ilkel halklar için büyücü bilgisi tılsım bilgisi anlamına gelir. Ve büyü olayının çözümlenmesinde, hep, merkezinde tılsımın bulunduğu saptanmaktadır.

Büyülü formül (Tılsım) her zaman büyü eyleminin çekirdeğidir. Tılsımların koruyucu güçlerinin var olduğu yönündeki inanca bağlı olarak tarihte tılsımlarla korunan şehirlere rastlanır. Örneğin, Evliya Çelebi Seyahatname’sinde İstanbul’un yerinde şehir halkını bela ve felaketlerden koruyan tılsımlar bulunduğunu söyler. Tılsımların babası sayılan Hâkim Balinus’un, şehirleri müdafaa etmek, fırtınalara, yılanlara, akreplere v.b karşı korunmak için muskalar yazdığı rivayet edilir.

1.2.2. Rukye
Bir işin olması için tabiatüstü güce başvurmak,20 dua, hastanın şifa bulması için kendisiyle ilticada bulunduğu (sığındığı) efsun, nefes, üfürük, okuyup üfleme21 anlamlarına gelmektedir.

Rukye esasen bir tedavi yöntemidir. Farsça Efsun kelimesiyle hemen hemen aynı işlevi görür. Doğal hayatın bir tezahürü olarak karşımıza çıkan rukye. Kısıtlı tedavi yöntemlerinin sayısız bela ve musibetlere karşı verdiği amansız mücadelede bir hamledir. İnsanların rukye ile tedavi olmalarını hiç garipsememek gerekir. Eskilerin dediği gibi “Koyunun olmadığı yerde keçi Abdurrahman Çelebi olur.” misali; doktoru, hastanesi olmayan insanlar bu tür tedavi yöntemlerini kullanıp geliştirmişlerdir.

İmkânları kısıtlı bütün toplumlarda da değişik isimlerde anılsa da rukye tipi tedavi usulleri kullanılmıştır.

İslam öncesi Arap toplumunda rukye ile tedavi oldukça yaygındı. Birçok hastalık rukye ile bertaraf edilirdi. Rukye ile uğraşmak mesleki bir bilgi gerektirirdi.

İkrime ve Mücahit’ten nakille cahiliye dönemi rukye anlayışının iplikler üzerinev urulan düğümlere okumak suretiyle gerçekleştirildiği anlaşılmaktadır. Hadis-i Şeriflerde rukye ile tedaviden ve rukyenin hükmünden bahsedilir. Bu hadislerde, bazen rukyenin tedavi amaçlı olarak kullanılmasına binaen serbest bırakıldığı bazen de şirke düşürür tehlikesine karşılık yasaklandığı görülür.

Örneğin:
Avf bin Malik el-Eşcai’den rivayet edilen bir hadiste el-Eşcai şöyle demiştir.” Bizc ahiliyede rukye yapardık. Daha sonra biz: Ya Resulullah bunun hakkında ned üşünüyorsunuz? diye sorduk. Resulullah(s.a.v); Rukyenizi bana gösteriniz. Şirk olmadığı sürece rukyelerde beis yoktur. buyurdu.''

Kur’an-Kerim de bize rukyenin varlığını haber verir. Ancak Kur’an rukyeo kuyan kimselere meydan okuyarak rukyenin, ila nihaye bir tedavi usulü olmadığını, tedavide asıl olanın Allah’ın izni ve kudreti olduğunu bildirir. “(ve) etrafında bulunan ilgili kimseler tarafından (denilmiş olur ki: Tedavi edebilecek kim var?) onu da ölümden kurtarabilecek mütehassıs bir doktor mevcut mudur?”

Ayet-i Kerimede geçen “Rak” kelimesi rukyede dua ve efsunda bulunan, sözle ve ya fiille şifaya vesile olan doktor demektir. İrvasa yapan, naçarlık hallerinde son bir tedbir olmak üzere müracaat edilen okuyucu, bir nefes edici veya kavli, fiili bir irvasacı demektir ki: ölüm halinde çağrılan cismani veya ruhani tabipten, hekimden, okuyucudan eman olabilirse de daha ziyade ruhani olan okuyucu da zahirdir. İnanan da inanmayan da son bir teselli olmak üzere ona müracaat eder.

Ancak Allahu Teala ölüm vaki olacağı zaman hiçbir tedavi yönteminin kar etmeyeceğini rukyenin de bu husus da çaresiz kalacağını bildirmektedir. Hz Peygamber(s.a.v)’ den rukye ile ilgili rivayet edilen hadis-i şeriflerin genel itibariyle korunma ve tedavi amaçlı olduğunu söylemiştik.

Bunları dört ana başlık altında toplayabiliriz.

1.2.2.1. Zehirli Hayvanatın Sokmasına Karşılık Yapılan Rukye
Ebu Said el-Hudri(r.a)’den rivayet edilen hadis-i şerifte Ebu Said el- Hudri(r.a) şöyle demektedir.

” Biz(Resulullah(s.a.v)’ın çıkardığı) askeri bir seferdeydik. Bir yerde konakladık. Yanımıza bir cariye gelip: obamızın efendisi Selim’i bir zehirli soktu. Onunla meşgul olacak erkekler de şu anda yoklar. Sizde rukye yapan biri var mı? dedi.

Bunun üzerine bizden rukye hususunda maharetini bilmediğimiz bir adam kalkıp onunla gitti ve adama okuyuverdi. Adam iyileşti. Kendisine otuz koyun verdiler.

Bize sütünden içirdi. Ona: Yahu sen rukye bilir miydin? dedik. (Oda) Hayır, ben sadece Fatiha okuyarak rukye yaptım. dedi. Biz kendisine ‘Resulullah(s.a.v)’a sormadan (bu verilenlere) dokunma! dedik. Medine’ye gelince, durumu O’na söyledik. Hz. Peygamber(s.a.v):’Fatihanın rukye olduğunu (tedavi amacıyla okunabileceğini) sana kim söyledi? (verdikleri koyunları paylaşın, bana da bir hisse ayırın!) buyurdular.”


1.2.2.2. Cinlere ve Nazara Karşı Yapılan Rukye
Ebu Said el-Hudri(r.a) anlatıyor.”Resulullah(s.a.v) cinlerden ve insanın göz değmesinden (nazardan) (çeşitli dualar) okuyarak Allah’a sığınırdı. Muavvezeteyn (Felak ve Nas ) sureleri nazil olunca bu iki sureyi esas aldı, diğerlerini terk etti.”

Diğer bir hadis-i şerifte Hz.Aişe(r.a) validemiz şöyle demiştir.

” Hz.Peygamber(s.a.v), yatağına girdiği zaman, ellerine üfleyip Muavvezeteyn’iv e İhlâs-ı Şerif’i okur, ellerini yüzüne ve vücuduna sürer ve bunu üç kere tekrar ederdi. Hastalandığı zaman aynı şeyi kendisine yapmamı emrederdi.”

1.2.2.3. Çeşitli Ağrılara ve Sancılara Karşı Yapılan Rukye
Hz.Aişe(r.a)’den rivayet edilen bir hadis-i şerifte Hz.Peygamber(s.a.v)’in kendisine gelen hastalar için şifa niyetine şu duayı okuduğu nakledilir.

”Ey insanların Rabbi, Acıyı gider, şifa ver, sen Şafi’sin. Senin şifandan başka şifa yoktur. Senden hiçbir hastalığı hariç tutmayan(hepsini tedavi eden) şifa istiyoruz.”

1.2.2.4. Hz.Cebrail(a.s)’in Peygamber Efendimiz(s.a.v)’i Rukye İle Tedavi Etmesi
Ebu Said el-Hudri(r.a)’den rivayet edilen hadis-i şerifte Ebu Said el-Hudri(r.a) şöyle demektedir.

“Resulullah(s.a.v) hastalandığı bir sırada Cibril(a.s) gelip-‘Ey Muhammed hasta mısın? diye sordu. Peygamber Efendimiz(s.a.v): ‘Evet’ cevabını verince Cibril(a.s)

Peygamber Efendimiz(s.a.v)’e şu duayı okudu.’ Seni Allah’ın adıyla, sana eza veren bütün hastalıklara karşı, bütün kötü nefis ve hasetçi gözlere karşı okuyorum. Allah sana şifa versin, ben Allah’ın adıyla sana dua ediyorum.”

1.2.3. Muska (Amulet)
Taşıyanı tehlikeli dışetkilerden ve çeşitli zararlardan koruyacağına, büyülü veya dinsel gücü bulunduğuna inanılan doğal ya da yapma nesne. Dinamist dünya görüşü sonucu, objelerin pozitif ve negatif bir güç ile yüklü bulunduklarına inanma, insanoğlunu zararlı ve tehlikeli kabul edilen objelerden kaçınmaya ya da savunmaya yöneltmiştir. Aynı görüş, yararlı olarak kabul edilen objelerin de sağlık, mutluluk ve başarı için kullanılabileceğini fikrini doğurmuştur. Doğayı dolduran canlı ve cansız nesnelerin parlaklık, sağlamlık, kuvvet v.b. gibi çarpıcı nitelikleri karşısında kimi zamanşaşıran, kimi zaman da korkan ilkel insan, felaketinin ya da mutluluğunun bunların içinde saklı olduğuna inanarak onlarla barışık olmayı ve onları kendih izmetinde kullanmayı düşünmüştür. Vahşi hayvanların kuvvetlerinden yılan ilkel,ö rneğin aslanın pençesini, kaplanın tüylerini, yılanın dişlerini üzerinde bulundurmaklah em bu hayvanların niteliklerini kendine geçirme, hem de onlarla büyüsel yönden biry akınlaşma amacını gütmüştür. Bu durum taşıyanı dışetkilerden ve çeşitli zararlardank oruyacağı ya da bağlantılı olduğuna inanılan nesnelerin insanlarca üstte taşınmasıu ygulamasını doğurmuştur.Örneğin bir Zulu’lu, timsahlarla dolu bir nehri geçeceğiz aman bir parça timsah pisliği çiğner ve üstüne serper buşekilde kötülüklerden
korunmayı umar.

Yahudi okültünün bir parçası haline gelen Kabala’nın Yezirah (Yaratılma Kitabı)kısmındaki madalyon hazırlama, yahut muska hazırlama kısmında, türlü hususlarda muska örnekleri verilmektedir. Muskaların en çoğu “Magen Dawid” yani Yahudi altı köşeli yıldızışeklinde verilir.

Hexagram adı ile de tanınan buşeklin boş
t araflarına karanlık ilimlerinşifreleri yazılır ve bu madalyon gibi erkek kadın herkes tarafından kullanılır.

İslam’danöncekiTürkboylarındahertürlübelaveafetler ekarşı koruyucu etkisine inanılan muska-tılsım adeti yaygındı.

Başkurtlar hastalığı tedavi etmek veya korkuyu yatıştırmak için kurşun eriterek hastanın başında bulunan kap içindeki suya döker ve bu sudan hastaya içirirlerdi. Kurşun döken kadın kurşunun suda aldığı şekle bakarak hastalığın sebebini söylerdi. Sudan alınan kurşun hastanın elbisenin göğsüne muska olarak dikilirdi.


Müslümanlığın ve Hıristiyanlığın yayıldığı bölgelerde en yaygın amuletler el ve göz biçiminde olanlardır. Fadime Ana’nın eli, Meryem Ana’nın eli Abbası’ın eli diye bilinen amuletlerle, göz biçimindekilere Türkiye’de nazarlık denilmektedir. İçinde genelo larak Kur’an ayetleri veya özel amaçlı büyülü-kutsal sözler yazılı muskalar da amulet kategorisine girer. Üzerlik ve Şirincelik de amulet kavramı içinde yer alırlar.

Taşıyıcısına mutluluk ve başarı getireceğine inanılan uğurluk’un amuletten farkı, kötü etkileri uzaklaştırma niteliği olmamasıdır. Uğur eşyası genellikle kişisel ve tesadüfîdir.

Uğurlukların çoğu, amuletler için de olabildiği gibi, süs eşyasına dönüşmüştür. Amuletv e uğurluklar, bu nitelikleriyle pasif büyü anlamı taşırlar. Amulet olarak kullanılann esnelere gösterilen saygı ve bazen korku, onları fetişe dönüştürür. Gerek amuletler, gerekse uğurluklar pasif büyü alanına girmekte ve pratik kullanışlarında çoğu zamanb irbirlerinden ayırt edilememektedirler.

1.2.4. Fetişizm
(Portekizce feitiço =yapma şey, büyü, etkileyici güç) Fetiş, büyülü gücüb ulunduğuna ve iyilik veya kötülük getirebileceğine inanılan nesneye verilen addır.

İçinde Majik gücün ya da cinin bulunduğuna inanılan taş, boynuz, pençe, post, deri, bezp arçası, figür vb. objelerden yarar ummak amacı ile yapılan çeşitli pratiklere fetişizm, denir. Sihir kuvvetine sahip perili nesne, büyülü nesne anlamına gelen bu terimiP ortekizli gemiciler zencilerin dinsel eşyası ile büyücülük aletlerini anlatmak için kullanıyorlardı.

Daha çok Batı Afrika, Kuzey Asya’da görülürler. Fetişler kişiler için
m anevi kalkan rolünü üstlenirler. Bu koruma ferdi olduğu gibi bütün bir klanı da kapsayabilir. Öyle ki hastalıkları tedavi edebilen, sahibini koruyabilen veya düşmanak ötülük getiren fetişler vardır. Etkili bir ilaca gereksinme duyulunca, ekseriya fetişlereb aşvurulur.

Cahiliye Araplarında her evin kendine özgü bir veya birden çok fetişi
v ardı. İçlerinden biri yolculuğa çıkacak olursa fetişe dokunur, dönüşünde de her şeydenv e herkesten önce ilk işi yine fetişe dokunmak olurdu. Mukaddes adamların taşıdıklarım adalyonlara, uğur getirmek için kullanılan, takılan armaların her çeşidine ıtlak olunur.

Bugün bu ıstılah ile kasd olunan mana, muayyen bir şeyden bir ruhun ikametine, o şeyie le geçirmekle o ruhun kontrol altına alınacağına inanmaktır. İhtimal ki fetişler birt akım çakıl taşları idi ve bu taşlar renkleri ve çizgileri yüzünden ibtidai adamın dikkatini çekmişti. Daha sonraları fetişler, insan tarafından yapılan şeyler oldu. Bunlar büyüh assalarına haiz olmakla tanınmış şeyleri ihtiva eden küçük keseler şeklinde idi. Meselab u keselerin içine bir aslan kılı konur ve bunun insana cesaret verdiği, yahut bunlarıni çine bir damla insan beyni konur ve bunun insan zekasını arttırdığı, yahut bir gözk onulur ve bunun insan basiretini keskinleştirdiği, yahut bir kaplan pençesi konur ve bunun insana atılganlık verdiği sanılırdı. İbtidai adam bütün bu fetişleri toplar, bir cismed izer ve bunları ya boynuna geçirir ya da kulübesinin kapısına takardı. İbtidai adam buf etişleri taktı mı içinden korkunun silindiğini hisseder, hayatın her adımında ve hers afhasında karşılaşacağı tehlikelerle daha iyi savaşacağına inanır ve bütün dünyaya meydan okuyabilecek derecede kendinde cesaret duyardı. Kötü etkileri olan karab üyünün kullanıldığı yerlerde, fetişler intikam ya da öfke unsurları olarak hizmetg örürler(di.) Fetişin gücü zamanla azalırsa, kendisine yemek, kan vb. sunularak, çiviç akılarak gücü arttırılır. Gücünü yitirdiğine inanılan fetişler terk edilir.

Çivili fetişler,
d eğişik malzemeden yapılan figüre çivilerin çakılmasıyla oluşur. Çiviler, hasta organn eresiyse figürün orasına çakılması, cine dileğin anımsatılması gibi amaçlar içerebilir.

Çiviler bir büyücü tarafından çakılır, istek yerine geldikten sonra da çıkarılır. Fetişlerb u kullanımlarından dolayı dinsel değil büyüsel öğeleri içerisinde barındırmakta, fetişizmde de büyüsel içerik daha etkin olmaktadır.

[Foruma üye olmadığınız sürece forum içeriğindeki bağlantıları görüntüleyemezsiniz. Foruma üye olmak için TIKLAYIN!]


Leydihan 22 Haziran 2025 21:48

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
1.2.5. Efsun
(Afsun) Büyü, sihir, üfürük, sihirbazların tuzağı, hile yapılan kötü işler. Afsan ( Farsça) kelimesinin başka birşekli olup afsayidan mastarından müştaktır.

Kelimenin kökü “Su” dur. Bugün afsun kelimesi Farsça’da bilhassa zehirli hayvanların sokmalarına karşı yapılan “Şerbet” manasını taşımaktadır. Güya kendilerinde yılanları, akrepleri v.b. uyuşturma kudreti bulunan bazı dervişler bunların zehirlerine karşı olan muafiyetlerini münasip bir bedel mukabilinde başkalarına nakledebilirler.

Bu maksatla
ekseriya vücudun muayyen bir uzvu afsunlanır; mesela sağveya sol el gibi. Artık o elle bu kabil hayvanların tehlikesizce tutulabileceğine inanılır. Orta Asya Türklerinde de yılanı ininden çıkarmak yahut zehrini gidermek için yılana efsunu okunurdu.

Dudaklardaki uçuk kötü bir ruhtan bilinir, özel bir törenle efsunlanarak tedavi edilirdi.

1.2.6. Büyü
Bügü, tabiat kanunlarına aykırı sonuçlar elde etmek iddiasında olanların başvurdukları işlem ve davranışlara verilen genel addır.

Kelimenin kendisine geçmeden önce, ses yakılığı bakımından Şaman’a Böğe dendiğini gözden uzak tutmayalım Bügü sözcüğü Uygurca metinlerde hikmet, hakim, doğaüstü güç, bügü biliglik, hikmetli, bilgeli anlamlarına gelir. Dinsel alanda bügü, Buddha ve başka Budist ermişlerin lakapları olarak Budist-Uygur metinlerinde sık sık geçer.

Uygur metinlerine göre sözcü
ğünşu türevlerine rastlanmaktadır:

Bügülen: Bilmek
Bügülenmek: erdem doğaüstü güç
Bügüş: Hikmet
Bügülük: Sihirli, Büyülü
Bügün:Bilmek, Öğrenmek

Eski Türk dilinde büyü Bügi, Bügüşeklinde yazılmakta ve “sihirbaz, din adamı” anlamına gelmekteydi. Eski Hıristiyan Türklerde de Bügü peygamber anlamına geliyordu.

1.2.7. Nazar( Göz Değmesi )
Parapsikoloji dilinde “Psikokinezi” denilen nazar yani göz değmesi de birç eşit büyülemedir. Belirli insanların, özellikle kıskançlık nedeniyle küçük çocukları etkileyen, kötü etkiler yaratan duygusal güçleri, bakışları çok yaygın bir folklorö ğesidir. Eski bilgiye göre göz, kendisine ulaşan ışıkla görmeyip, yöneldiği yeri görünürk ıldığından, gözün inanılan bu niteliği ile nazar inancı arasında bağlantı vardır.

Ortadoğu ve Afrika geleneklerinde çok güçlü olan nazara Latin Amerika’da “Mal de ojo” denir. Hindu toplumunda belli bir yer işgal eden Kuzey Hindistan’da “nichawwer” veya “ barani” adıyla bilinen törenle, nazar değmesinin defedilmesi gibi bazı sihrit örenler (yapılırdı.) Avrupa’da özellikle İtalya’da, Balkanlar’da ve Rusya’da yaygıno larak gözükmektedir. Hatta Schwab’larda (Güney Almanya) çocuklarının alınlarına, nazar değmesin diye insan pisliği sürüldüğü kaydedilmektedir. Anadolu folklorundaH z. Muhammed (s.a.v)’in “ Şu mezarlıkta kaç kişi yatıyorsa mutlaka yarısından çoğun azardan ölmüştür,” diye bir hadisinin rivayet edilmesi, nazara verilen önemin ve yaygınlığına olan inancın göstergesidir ve nazarın en çok bebeklere olmak üzere değer verilen her türlü canlı ve cansıza değmesi söz konusudur. Özellikle hane ekonomisinde değeri yüksek ineklere nazar değer, inek sütten kesilir. Nazarın –insanı mezara hayvanık azana-sokan gücünden korkulur. Ülkemizde her bölgede nazar inancı yaygındır. Gökm avisi rengindeki gözün bakışının değmesi ihtimalinin daha büyük olduğuna inanılır.

Bunun, içinde gök mavisi şeylerle nazar değmesinden korunulacağı düşünüldüğünden, mavi boncuğa önem verilir. Mavi boncuk, nazarlık olarak kullanılır. Bundan başka ülkemizde nazar değmesinden korunmak için, yeşil kahve tanesi, eski para, kurşun, çitlembik kabuğu ve at nalı gibi şeyler de nazarlık olarak kullanılır. Bu nazarlıklar, kullanıldıkları yere göre değişik şekilde asılır ve dikilir.

Mesela çocukların omuzlarına
d ikilir, hayvanların alınlarına yahut boyunlarına asılır, evlerin veya binaların girişk apılarına konulur. Yine ülkemizde nazardan korunma adetleri arasında sıkça görünenleri, nazar uğrayana kurşun dökülmesi, başının üstünden dua ile çevrilmiş tuzuna teşe atılarak patlatılması, üzerlik otunun yakılarak dumanıyla tütsülenmesi gelir. Bunlar yapılırken, kendilerine has özel tekerlemeleride unutulmaz.

Şöyle ki: Tuz patlarken
: ”Nazara bozara /Nazar edenin iki gözü bozara” denir.Üzerlik otu tütsülenirkend e:”Elemtere fiş/Kem gözlere Şiş,Üzerlik otu çatlasın ? Nazar eden çatlasın”.Bazıy örelerde nazar değmesinden korunmak için, nazarından korkulan kişi, çocuğu gördükten sonra, hemen çocuğun yüzü yıkanır, elbiseleri değiştirilir. Hatta dışarı gidilirken çocuğa siyah lekeler sürülür.

Cahiliye Arapları arasında “Nazar Değmesi” son derece yaygın bir inanıştı. Nazarının değmesi konusunda bazı kimseler çok mahir idiler. Bilhassa Beni Esed içinde bu özellikteki insanlar çoktu. Hatta onlardan biri, semiz bir deve veya yağlı bir sığırg ördüğü zaman, cariyesine: “Ey cariye evden ölçeği ve paraları al, şu hayvanın etinden bize et getir. ” der. (O sırada) Hayvana nazar değer. Cariye efendisinin dediklerinie vden alıp ayrılmadan hayvan, yere düşer, boğazlanır. Cariye de onun etinden satın alır, getirirdi. Cahiliye Arapları, bir kimse hasetlikle ve düşmanlıkla birine bakınca, o, bub akış sebebiyle hasta olurdu. Onlar bunun için: “Falana nazar değdi.”derlerdi.

Rivayete göre Araplardan bir kimse, iki veya üç gün yemek yemez, aç kalır.

Sonra çadırının perdesini kaldırır, beklerdi. Oradan bir deve veya bir koyun geçerkeng örürse: “Bugün bu deveden daha güzel bir deve görmedim.”derdi. Böyle dediği hayvan birkaç adım atar ve hemen düşer ölürdü. Bunlardan açıkça anlıyoruz ki, “Nazar Değmesi” Cahiliye Araplarının çok yakından ilgilendikleri ve tesirinden korktukları, öldürücü ve çarpıcı bir güçtür. Onlar bunu sadece bilmekle kalmıyorlar onun etkisindenk orunmak için de bir takım tedbirlere başvuruyorlardı. Bunların başında “Temaim” adı verilen nazarlıklar geliyordu.

Nazarla alakalı olarak Hz.Peygamber(s.a.v)’den naklen birçok hadis-i şerifr ivayet edilmiştir. Rivayet edilen hadis-i şeriflerden bazıları şunlardır:

İbn Abbas(r.a)’tan rivayetle Hz. Peygamber(s.a.v) Şöyle buyurmuştur.”Gözd eğmesi haktır. Eğer kaderi (delip) geçecek bir şey olsaydı, bu, göz değmesi olurdu.Y ıkanmanız talep edilirse yıkanı verin.

Ebu Davud’un Hz.Aişe(r.a)’den rivayet ettiği bir diğer hadis-i şerifte ise şöyled enilmiştir.”Gözü değene (ain) abdest alması emredilir, onun abdest suyu alınır,b ununla göz değmesine uğrayan (main) yıkanırdı. İmam Malik’in Muvatta adlı eserinde nazarla alakalı bölümde ifade edilen birv akıa Hz.Muhammed(s.a.v)’in nazara bakış açısını ve tedavi usulünü belirtmesia çısından önemlidir.

Şöyle ki: ”Muhammed İbnu Ebi Ümame İbni Sehl İbni Hanif, babasındanş unları işittiğini anlatmıştır.”Babam Sehl(r.a), (Cuhfe yakınlarındaki) Harrar namm evkiinde yıkandı. Üzerindeki cübbeyi çıkardı. Bu sırada Amir İbnu Rebi’a onab akıyordu. Sehl, bembeyaz bir tene, güzel görünüşlü bir cilde sahipti.

Amir: Ne bugünkü bir manzarayı, ne de böylesine ancak çadıra çekilmişb akirede bulunabilen bir cildi hiç görmedim. dedi.S ehl daha orada iken hummaya yakalandı ve rahatsızlığı şiddet peyda etti(vey ere yıkıldı). Durum Resulullah(s.a.v)’a haber verildi ve -Başını kaldırmıyor.- denildi.

Hâlbuki Sehl orduya kaydedilmişti. –Ya Resulullah o, sizinle gelemez Vallahi başınıb ile kaldıramıyor.- dediler.

Hz.Peygamber(s.a.v): Onunla ilgili olarak herhangi bir kimseyi itham ediyorm usunuz?-diye sordu.

—Amir İbnu Rebi’a var.- dediler. Resulullah(s.a.v), onu çağırtıp kendisinek ızdı ve:

—Sizden biri niye kardeşini öldürüyor? Niye bir-Barekallah-demedin? Onuni çin abdest al! — buyurdu.

Bunun üzerine Amir yüzünü, ellerini, kollarını, dizlerini ve ayaklarının etrafınıv e izarının(yanağının) içini bir kaba yıkadı. Sonra bir adam bu suyu onun (Sehl’in)ü zerine arkasından döktü. Derken o (Sehl) anında iyileşti. ” ”

Kur’an’ı Kerim’de de nazar konusuyla ilişkilendirebileceğimiz ayetlerm evcuttur. Örneğin“ O kâfirler Kur’an’ı işittikleri zaman nerede ise seni gözleriyle devireceklerdir.

Bir de durmuşlar-o bir deli-diyorlar. Hâlbuki O âlemler için bir öğüttür.

Nazar ve göz değmesi bilimin verilerinde de kendini gösterir. Buna en güzelö rnek yılanın avını yakalamak için kullandığı metottur. Yılan; fare, kuş v.b avlarını yakalarken avına göz vasıtasıyla bir çeşit hipnoz uygular. Yılan gözlerinden gönderdiği zehirli şu aatı vasıtasıyla avının beyin fonksiyonlarını bir anlığına bozar ve av yılanla göz göze gelmenin bedelini hayatıyla öder.

Yukarıda zikrettiğimiz konuyu sihir açısından değerlendirecek olursak sihirle nazarın tek bir ortak noktasının olduğunu görürüz. O da her iki olayda da esbabın gizli, vuku bulmasının ise dakik olmasıdır.

1.2.8. Temime
Manası bilinmeyen veya nazarlık denilen şeyleri taşımaya Temime denir.

1.2.9. Tivele
Sihir ve benzeri şeyler, sihir boncuğu anlamına gelir.

1.2.10. Tabu
Gerek dinsel, gerekse profan hayatta uygulanan kaçınmaları anlatan Tabu kelimesi (Polinezya dilindeki ta=işaretlemek, nişan koymak ve pu=olağanüstü, bilinip tanınan dışında, insanı şaşırtan dikkat çeken sözcüklerden oluşmuş, tapu=yasak sözcüğünden) Dinamizm ve mana inancından kaynaklanan kaçınma ve yasakları ifade eder.

Mana ile yüklü kişilerden, şef, büyücü, sanatçı, ay halindeki kadın, loğusa, ölü, avcı, totem, hayvan ve bitkilerden, kült nesnelerinden, törenlerde kullanılan aletlerden kaçınmak, ilişkiye girmekten, temastan veya tüketiminden uzak durmak, doğaüstü tehlikelerden korunmak için uyulması gerekli bir kuraldır. Tabu fikrinin büyü ile yakından ilişkisi vardır. Çoğu hallerde tabu, tatbikatta bizim hukuki ve ahlaki yasaklarımıza karşılıktır.

Tabular, bir nesnenin kutsallığı veya kirliliği nedeniyle ona dokunanın cezalandırılacağına inanılan keyfi yasaklardır. Aslında tabulu şeylerde saklı olduğuna inanılan şeytansal güce karşı duyulan korkuların nesnelleştirilmesinden başka bir şey olmayan tabu bu gücün kızdırılmasını yasaklar ve bilerek ya da bilmeyerek tabu çiğnendiği zaman şeytanın öfkesinin yatıştırılmasını ister

Tabu sınırlamaları din ya da ahlak yasaklarından farklıdır. Bunlar bir tanrının egemenliğine bağlı olmaktan çok kendinden yasaktırlar, yasak olmalarını kendileri gerektirir.

Bunların ahlak yasaklarından ayrılığı: Tabu yasakları doğrulukları için akla uygun hiçbir neden gösteremezler, kökenleri de belli değildir. Anlaşılmaz olmakla birlikte onun egemenliği altında olanlar için bu yasaklar bir zorunluluk, bir gerçek olarak kabul edilir. Tabunun kökeni insanlarda ve ruhlarda doğuştan beri var olan ve cansız nesneler aracılığıyla aktarılabilen özel bir büyülü güce yüklenir. Tabu olarak kabul edilen insan ve şeyler elektrikle yüklü nesnelere benzetilebilir; temas yoluyla geçebilen çok büyük bir gücün beşiğidirler ve eğer boşalımını harekete geçiren canlılar buna dayanamayacak kadar güçsüzse yıkıcı bir etkiyle serbest kalabilirler; bir tabunu ihlal edilmesi sonucu kısmen tabu olan nesne ya da insandaki büyülü etkinin gücüne kısmen de tabuyu ihlal edenin zıt mana’sının gücüne dayalıdır.72 Tabuların çok sayıda amaçları vardır:

a) Önemli kişilerin (şefler, papazlar v.s.); güçsüzün (kadın, çocuk ve genelde sıradan insan) şeflerin ve papzların güçlü büyülü etkisinden korunması.

b) Cesetlere dokunma ya da onlarla temas etme, belli besinleri yeme, v.s. yoluyla girilen tehlikelere karşı hazırlık.

c) Engellere karşı (ölüm, üyeliğe kabul, evlilik, c,insel işlevler v.s.) rehberlik etme.

d) İnsanları tanrıların ve ruhların öfke ve gücünden koruma.

Kur’an’ın indirildiği dönemde de Cahiliye Arapları’nın tabu olarak addettikleri bazı yasaklar söz konusudur. Kur’an’ı Kerim bu habis geleneği şöyle niteler.

“ Zanlarınca dediler ki: bunlar dokunulmaz hayvanlar ve ekinlerdir. Bunları bizim dilediğimizden başkası yiyemez. Bunlar da sırtına(binilmesi) yasaklanmış hayvanlar. Bir kısım hayvanları da üzerlerine Allah’ın adını anmaz (dan boğazlar) lar.

(Bütün bunları) Allah’a iftira ederek (ortaya çıkardılar. Allah) Onları iftiralarıyla cezalandıracaktır. Dediler ki “Bu hayvanların karınlarında olanlar, yalnız erkeklerimize aittir, kadınlarımıza haramdır. Eğer (hayvanın karnındaki yavru) ölü doğarsa, o zaman hepsi (kadınlar ve erkekler) onda ortaktır. Bu nitelendirmelerinden dolayı Allah onların cezasını verecektir. Çünkü O, hüküm ve hikmet sahibidir, bilendir.”

Cahiliye Araplarından bazıları, ekinlerinden ve hayvanlarından bir kısmını Allah ile putları arasında bölüştürürlerdi. Şu Allah’ın payı, şu da tanrılarımızın payı, derlerdi. Allah için ayırdıklarını konuklara ve fakirlere sarf ederler, tanrıları için ayırdıklarını da onların huzurunda yapılacak ayin v.s harcarlardı. Allah’ın hakkından putun hakkına bir şey geçerse onu öyle bırakırlardı. Putun hakkından Allah ayrılan tarafa bir şey geçerse, onu alıp tekrar putun hakkına katarlardı. “Allah zengindir bunlar fakirdir.” derlerdi. Çünkü puta ayrılan, neticede yine kendilerine kalacağından onun hakkından Allah için ayrılan tarafa bir şey geçememesine dikkat ederlerdi. İşte ayet, onların bu geleneğine dokunmaktadır.

Söz konusu ayetlerin geçtiği sure de Arapların tabusal anlamda hayvanlara uyguladığı bu tür gelenekler kınandığından “En’am” yani hayvanlar suresi olarak tesmiye kılınmıştır.


Leydihan 26 Haziran 2025 19:18

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
1.2.11. Mana
Evrende varolan kutsal kişilik-dışı kuvvet anlamına gelir. Doğaüstü varlıklar tasarımı çeşitli toplumlarda değişik biçimlerde kendini gösterir. Yüceliği, başarıyı, bereketi, cesareti, doğurganlığı, varsıllığı, yoksulluğu insanların çoğunda bulunmayan çeşitli yetenekleri her türden erki elinde bulunduran ve bunlardan dilediğini nasiplendirdiğine, dilediğini mahrum bıraktığına inanılan bu tasarımın öz niteliği bilinemezliği, ulaşılmazlığı, özetle doğaüstülüğüdür. Doğaüstü evren hemen her toplumun, kendisine değişik nitelikler atfettiği, majik güçlerin, bir başka deyişle bilinemeyen enerjilerin evreni olarak tanımlanabilir.

İnsanoğlu varoluşundan bugüne çeşitli yollarla, bu evrenle bağ kurma, bu evrende var olduklarına inandığı çeşitli tasarımların güç, etki ve yeteneklerini dünyevi amaçlar adına kullanabilme çabalarını sürdürmüş ve hala da sürdürmektedir.

Özellikle etnoloji terminolojisi aracılığıyla sosyal bilimlere yerleşen mana kavramı, ilkel ekonomik sistemlere sahip toplumların çoğunda, doğaüstü evren içinde yer alan kişileştirilmemiş, mistik, majik güçlerin sosyal bilimler alanında en iyi betimlenmiş ve bilinip tanınan türüdür. İlk kez Codrington tarafından kullanılan (1899) mana sözcüğü dinamizm inancının özellikle Polinezya ve Malinezya’da görülen biçimlerini ifade etmekte kullanılır. Melanezya manası bizim talih kavrayışımıza benzer. Melanezyalılar, başarıyı insanların çeşitli yollarla, örneğin büyüyle elde edilip kullanabileceği manaya atfetmektedirler. Çeşitli toplumlar tarafından değişik biçimlerde adlandırılan (Mana, Wakan, Manitou, Orenda, Megbe, Elima, Sila) bu güç ilgili toplumlarca tüm evreni dolduran olağanüstü bir kuvvet olarak tanımlanmaktadır.

Belirli koşullarda kontrol edilebilir bu gücü Ruth Benedict elektrik akımına benzetir. Söz konusu bu mistik, majik gücün değişik obje ya da doğal öğelerde eğleşerek, onlara farklı özellikler yüklediği tasarımlan-maktadır. Mana taşıyan nesneler kişinin talihini değiştirebilirdi. Bunlar kimi kez alışılmışın dışında bir taş, ağaç, mağara, su birikintisi, dağ, kayık, ok, yay, mızrak, bir hayvan türü olurken kimi kez yaşayan bir insan olabilmektedir. Mananın eyleştiği kabul edilen şey ne olursa olsun sıra dışıdır. Örneğin: Mana yüklü bir ok mutlaka hedefini bulur, bir kayık sıradan bir kayıktan daha hızlı ve düzgün yüzer, mana yüklü bir savaşçı savaşta başarılı olur. Başarılı bir avcıya ait muska, avcının manasını bunu ele geçiren bir başka kişiye aktarabilirdi. (Melanezya’da) Bir kadın, bahçesine bir kaya yerleştirip ürünün belirgin ölçüde arttığını görürse, bu değişimi kayadaki kuvvete bağlayabilirdi.

1.2.12. Allopatik Büyü
Bir şeyi karşıtıyla etkilemeye allopatik büyü denmektedir. Örneğin sıcağı soğukla, donu ateşle, yılanı ya da solucanı bütün sürüngenleri yakalayıp yiyen leyleklerle etkilemek gibi.

İKİNCİ BÖLÜM
2. TARİHİ SÜREÇ İÇERİSİNDE BÜYÜ

Tarih boyunca insanların büyüyle iştigal ettiği bir gerçektir. Zaman zaman felaketlerden, hastalıklardan ve düşmanlardan korunma yolu; tedavi edici bir ilaç olarak kullanılmış; en ilginci tanrısallaşmada bir yöntem olarak kabul görmüştür.



Leydihan 26 Haziran 2025 19:20

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
2.1. İlkel İnsan ve Büyü
İnsanoğlunun büyüyle tanışıklığı günümüzden 40 bin ile 10 bin yılları arasına tekabül eden Üst Paleolitik Çağ’a kadar uzanır. Bu zamanda dünya oldukça soğuktur. Bu kısa fakat gelişmiş evrede, nesli günümüzden 30-40 bin yıl önce tükenen Homo sapiens neandertalensis yerini “düşünen insan” da denen ve günümüz insanının özelliklerini taşıyan Homo sapiens türüne bırakmıştır. Taş aletler çok gelişmiş ve çeşitlenmiştir. Kemikten yapılmış iğne ve bız gibi aletler bu evrenin ürünüdür. Ancak en dikkat çekici özellik ise yeni sanatsal etkinlikleridir. Bu aynı zamanda insanoğlunun ulaşmış olduğu zihinsel düzeyin en somut kanıtıdır. Antalya yöresinde Karain ve Öküzini mağaralarının duvarları ile bu mağaralar ve Beldibi Mağarası’nda bulunan yassı çakıl taşları üzerine gravür tekniğiyle çizilmiş hayvan motifleri din, büyü ve sihirle karışık sanatsal bir yaklaşım ile ilermiş bir av kültürünün ortaya çıkmaya başladığına işarettir. Bu anlayışın ileride fetiş, tabu, muska gibi düşünce ve davranış biçimlerine dönüştüğünü söyleyebiliriz. Bu düşüncelerin insan temelli bir formata bürünmesi ve bu davranış şekillerinin günümüze kadar da insan merkezli özelliğini kaybetmeden gelmesi konumuzu aynı zamanda aktüel kılar. Büyü, insan temellidir; çünkü büyüyü yapan da ondan etkilenen de insandır. Sihirli dünya da mekanik bir (sistem) değil toplumun (ta kendisi)dir. Bu dünya (sihirli dünya) objelerden ziyade yaşamın kendisi tarafın-dan oluşturulmuştur.

Büyüye baş vurmak bütün ilkel özelliklerin en temellisi ve yaygınları arasındadır. Büyü, geçmişte saf halde bulunmuş olmalıdır ve insan başlangıçta sadece büyü ifadeleriyle düşünmüş olabilir. Büyü ayinlerinin ilkel inançlarda ve folklardaki baskın niteliğinin bu hipoteze destek olan ciddi bir kanıt olduğu düşünülmektedir.

(Ayrıca, bu haliyle büyü, salt büyüsel nitelikte totemik ayinler bütünü olarak görülebilir.) Büyü, böylelikle ilkel insanın hem bütün mistik yaşamını hem de bütün bilimsel yaşamını teşkil etmektedir. Büyü zihinsel evrimin kabul edebileceğimiz ya da saptayabileceğimiz ilk basamağıdır.

Başlangıçta tereddütsüz bir şekilde düşüncelerini ve bu düşünceleri bağdaştırma biçimini nesnelleştiren, kendi kendine telkin ettiği düşünceler gibi şeyleri yarattığını tasavvur eden ve kendi davranışlarına hâkim olduğu gibi doğal güçlere de hâkim olduğunu sanan insan, sonunda dünyanın kendisine karşı direndiğini fark etmiştir ve dünyayı, bir zamanlar kendisine mal ettiği gizemli güçlerle donatmıştır hemen; kendisi tanrı olduktan sonra, dünyayı tanrılarla doldurmuştur. Artık bu tanrılardan korkmuyordur, ancak onları tapınmayla, yani sungularla ve dualarla kendisine bağlamaya başlamıştır. Bağlama yöntemlerinden biri de büyüsel tekniklerdir.

Büyü teknolojiye bağlandığına benzer tarzda bilime de bağlanır. O yalnızca uygulamalı bir hüner değil, aynı zamanda bir fikirler deposudur da. Kendisinin ana çıkış kaynaklarından biri olan bilgiye büyük bir önem yükler. Aslında büyü söz konusu olduğunda, bilgi iktidardır… Hızla bitkilerin, metallerin, görüngülerin, varlıkların ve genelde yaşamın bir tür dizinini oluşturdu ve astronomik, fiziksel ve doğal bilimlerin ilk bilgi deposu haline geldi. Yunanistan da büyünün astroloji ve simya gibi belli dalların uygulamalı fizik diye adlandırıldığı bir gerçektir. Büyücülerin physikoi adını anması ve physikos sözcüğünün büyünün eş anlamlı olması bundandır.

İlkel insanın büyülü bir dünya içinde yaşadığı söylenebilir. Günümüz dünyasında çok kısıtlı yaşam alanları olsa da hayat biçimlerini idame ettiren ilkeller (Afrika, Güney Amerika, Avustralya yerlileri gibi) incelendiğinde büyünün tür bu toplumlar içerisindeki etkisini hala sürdürdüğü; büyücünün toplum içerisinde saygın bir kimliğe sahip olduğu müşahede edilebilir. İlkelleri inceleme konusu yapan E.B.Taylor James G.Frazer, B.Malinowski, Mircea Eliade, Sigmund Freud, Marcel Mauss, Stanley J.Tambiah gibi bilim adamlarının eserleri irdelendiğinde bu konu daha açık bir hal alır.

İlkel insana bakış açısı genelde farklılık arz etmekle beraber, temelde şöyledir: ” İlkel insan hiçbir zaman gerçekten yalın bir ruh durumu içinde değildir. Tamamen ve umutsuz biçimde mistik bir anlatışa gömülmüştür.

Soğukkanlı ve tutarlı gözlem yapma yeteneğinden yoksun, soyutlama yapmayı beceremeyen, mantıklı düşünmeye karşı kesin bir antipatiyle engellenmiş, deneyimden sonuç çıkarmak ya da en temel doğa yasalarını kavrayıp anlamak durumunda bile olmayan” kimselerdir.


Eskiden ilkeller için kullanılan haksız birtakım deyimler mevcuttu. Antik çağda Yunanlılar kendi dillerinden başka lisana sahip topluluklara “Barbar” demekteydiler. Bu deyim Orta Çağ’da da kullanılmıştır. Orta Çağ’da, Batılılılar, yerlileri, başsız, yılan ayaklı, tek gözlü, ağızsız, taşlara ve şeytanlara tapan garip masal yaratıkları gibi kabul ediyorlardı. Zamanın bilim adamları da ilkellere karşı anlayış göstermemişler, yerlilerin hayvanlar dünyasın da hangi yeri alacağı hakkında tartışmalara girişmişlerdir.

Kilise de uzun süre ilkellerin insan olmadığı fikrini savunmuştur. Bu görüşler, Papa III. Paul’un, 1512 yılında Amerika yerlilerinin de Âdem’den geldiklerini resmen bildirmesine kadar sürüp gitmiştir. “Barbar” deyimi zamanla yerini “Vahşi”92 deyimine terk etmiş, bu deyimin çeşitlemeleri olarak “Alçak vahşiler”, “Putlara tapan vahşiler” kullanılmaya başlanmıştır. Daha sonraları Etnoloji’nin gelişmesiyle, ilkeller için “kültürsüzler”, “kültür yoksulları” gibi deyimlerin kullanıldığını görüyoruz.

Aslında bu deyimler yukarıdakilere bakarak daha insaflıysa da yerinde değildir. Çünkü yeryüzünde kültürsüz hiçbir halk, hiçbir topluluk yoktur. Ancak kültürün gelişme basamağı ve derecesi söz konusu edilebilir.

Leydihan 26 Haziran 2025 19:22

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
Malinowski: “Yerliler için kutsal olan ve derin bir saygıyla uydukları geleneksel örf ve adetler vardır. Bunlar yasaklarla ve davranışlara ilişkin kesin hükümlerle saptanmıştır.

Böylece örf ve adetler her zaman doğaüstü güçlerle, özellikle de büyü gücüyle ya da kötü ruhlar, hayaletler, ölülerin ruhları ve tanrı tasarımları ile bağlantılıdır. Öte yandan bunlar hakkında biraz düşünecek olsak ortaya çıkacaktır ki, doğa olayları özenle gözlenmeden, bunların yasalarla işlediği kesin bir inanç duyulmadan, rasyonel bir düşünme yeteneği olmadan, aklın gücüne güvenmeden, bilimsel temeller olmadan, ne kadar ilkel olursa olsun hiçbir sanat düşünülemez ya da beceri gerçekleşemez. Avda, balıkçılıkta, tarımda ya da yiyecek toplamada hiçbir planlı biçim uygulanamazdı. (Dolayısıyla) Her ilkel topluluğun deneyiminde temellenen ve mantıkla biçimlendirilmiş bir bilgi dağarcığı vardır. Büyücülüğe genellikle halkın elinde bulunan imkanlar yetersiz kalınca; kuraklık, bulaşıcı hastalık, veya savaş gibi ciddi olaylar toplumun çabasını gerektirince kullanılır. Kural olarak, sosyal etkinin psikolojik etkisi ve sosyal zümrenin yaşattığı müesseseler, büyünün kudretini ve sahasını genişletmesine yardımcı olur. İlkel, deneyimlerinden, her zaman bilgilerini kullanarak çaba göstermesinin yaralı olduğunu öğrenmişse, çaba göstermekten kaçınmaz ve bilgisini göz ardı etmez. Bir bitkinin yalnızca büyüyle büyümeyeceğini, doğru yapılmaz ve kullanışlı olmazsa bir kanonun hiçbir zaman su üstünde duramayacağını ya da gidemeyeceğini, bir savaşın ustalık ve serinkanlılık gösterilmeden kazanılamayacağını iyi bilir. Hiçbir zaman salt büyüye güvenmez, tam tersine ateş yakmakta ve bir dizi beceri ve etkilikte olduğu gibi göz ardı eder.


Ama bilgisinin ve rasyonel yöntemlerinin yetersiz kaldığını gördüğünde büyüye sarılır. ”der. Bu doğru tespit günümüz insanı içinde geçerlidir. Darda kalan insan kökeni ve medeni anlayışı ne olursa olsun gayri meşru yollara sapabilmekte amacı uğruna bilim dışı yöntemleri kullanabilmektedir. İlkel olarak nitelenen bu toplulukların yaptıkları her işin bilimsel bir boyutu oluğu ancak söz konusu boyutun bilim adamları tarafından algılanışının farklılık gösterdiği bir gerçektir.

Bakış tarzındaki bu farklılık, ilkellerin gayri medeni algılanmasına sebebiyet vermiştir. Buna rağmen ilkel olarak tanımlanan toplumların hayat tarzı ve çevre bilinci, çevre duyarlılığı modern insanın kültürel kimliğinden daha şeffaf ve zararsızdır. Batı kendini merkeze alarak merkezi kültür anlayışına binaen kendisini yüksek kültür olarak tesmiye kılmış; gayrisini ise kendine göre medeni ve gayri medeni olarak tanımlamıştır. Bu yaklaşım tarzının bilimselolmadığı açıktır. Buna rağmen yüksek kültürlerin dışında yaşayanlar için en çok kullanılan deyim, ilkel “Primitive” deyimidir. Ne kadar ilkel olursa olsun, dinsiz ve büyüsüz halk yoktur. Ama bu yeteneklerinin sık sık yadsınmasına karşın, bilimsel tutumu olmayan ya da bilimsiz, ilkel halk da yoktur. Güvenilir ve yetkili gözlemcilerce incelenen her ilkel toplulukta, birbirinden net olarak ayırt edilebilen iki alan bulunmuştur, kutsal alan ve dünyevi alan; başka sözcüklerle söyleyecek olursak büyü ve din alanı, bilim alanı. Bir topluluğu ya da halkı ilkel olarak niteleyen bir takım özellikler vardır.

Bunlar:
a) Doğaya sıkı sıkıya bağlılık,
b) Doğaya egemen olmak için kullanılan araç-gereçlerin ve tekniğin ilkelliği ve yetersizliği,
c) Yazının bilinmemesi,
d) Terbiye ve eğitimde geleneğin önemli rol oynaması,
e) Politik örgütlenmenin akrabalığa dayanması,
f) Kolektif düşünce tarzı.

Kısıtlı ve çetin hayat şartları içerisinde yaşayıp kendi kabuğuna çekilen ilkel insanın kendisini ifade ettiği ilk önemli bulguların mağara duvarlarına yapılan resimler olduğu ifade edilmektedir. Bu resimler ilkel insanın büyülü dünyasına ait ilk büyü nüveleri olarak gösterilmektedir.

İlkel insanın kendi çağında büyüyle uğraşması aslında tamamen kendini güven altına alma çabasının bir tezahürüdür. Etrafı gizemlerle, sırlarla, bilinmezlikle kuşatılmış insanoğlu bir manada çareyi bu bilinmezlerle irtibat kurmak, onlara sunular, kurbanlar, hediyeler takdim etmekte bulmuştur. Mesela aşılması güç, ulaşılması zor dağların yüce bir ruha sahip olduğu düşüncesinden dolayı o dağlara kurbanlar sunmak ve hediyeler vermek buna örnek gösterilebilir.

İlkel insan hayatına dâhil ettiği her şeyi kendisi gibi canlı birer varlık olarak görmüş; kendi varlığında tecrübe ettiği ruhu, bütün varlıklara genelleyerek, kendisinden hareketle, tabiattaki varlıkların da birer ruha sahip oldukları düşüncesine ulaşmıştır.

Denizlere, rüzgârlara, ağaçlara saygın birer varlık olarak bakılmış darda kalındığı zamanlarda bu tabiat parçaları kurtarıcı olarak görüldüğü gibi kimi zaman da şerrinden korunmak için hediye takdim edilmesi gereken birer umacı addedilmiştir.

İlkel insan her şeyden önce pratik nedenlerden ötürü doğa süreçlerini denetimi altına almaya çalışır, bunu da doğrudan doğruya ayinler ve büyü aracılığıyla yapar; bunlar aracılığıyla rüzgârı, fırtınayı, hayvanları ve bitkileri denetimi altına almak ister. Ancak çok sonra, kendi büyü gücünün sınırlarını öğrendiği zaman, korku ya da umutla, yakararak ya da meydan okuyarak, yüce varlıklara, yani kötü ruhlara, ataların ya da tanrıların ruhlarına seslenir.

Avusturya’nın bazı bölgelerinde büyük bir fırtına sırasında pencereyi açıp dışarıya avuç dolusu yiyecek, saman ya da tüy atarak rüzgâra ”Al, bütün bunlar senin, dur artık! demek töredendir.” Kuzey-Batı rüzgârları, buzları kıyıda fazla uzun tuttuğu zamanlarda Alaska Eskimoları rüzgârı yatıştırmak için bir tören yaparlardı. Sahilde bir ateş yakılır, erkekler çevresinde toplanır ve şarkı söylerlerdi. Daha sonra yaşlı bir adam ateşe doğru yürür ve tatlı yumuşak bir sesle rüzgâr şeytanını ateşin altına girip kendini(şeytanı) ısıtmaya çağırırdı.

Şeytan’ın gelmiş olduğu varsayıldığı bir zamanda, yaşlı bir adam, orada bulunanların hepsinin elbirliğiyle doldurduğu bir kova suyu ateşin üzerine dökerdi ve hemen arkasından ateşin bulunduğu noktaya bir ok yaylım atışı yapılırdı.

Şeytanın, kendisine bu kadar kötü davranıldığı bir yerde kalmayacağını düşünürlerdi. Etkiyi daha da arttırmak için tüfeklerle çeşitli yönlere ateş edilirdi.

Alman köylüleri, içinde bir büyücü ya da kötü bir ruh taşıdığı için kasırgaya bıçak ya da şapka savururlardı. (Orta Aysa Türk Boylarından Sagay kabilesindeki inanışa göre) Kasırganın dağ ruhu vardır ve zarar vermemesi için üç defa tükürmek gerekir. (Beltir Kabilesinde ise) Eğer yanan ateş çıtırdarsa ona yulaf unu ve yağ atmak gerekir, çünkü bu ateşte mutlu insanların evlerini koruyan ruh vardır.

Anadolu’da bir ağacın su oranını azalttığını, yapraklarını büzdüğünü, adeta kendisini küçülterek savunmaya geçtiğini görünce halk ona: “Ağaç korkmuş” der.

Anadolu’da meyve vermeyen ağacın başına iki kişi dikilir. Birisi kesici bir aleti vurur gibi yaparak, ”Ben bu ağacı keseceğim meyve vermiyor.” der. Diğeri de “Bırak kesme. Bu yıl vermediyse gelecek sene verir.” diye yalvarır gibi yapar. Böylece ağacı korkuturlar ki harekete geçip de meyve versin.

Leydihan 26 Haziran 2025 19:28

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
Bilim dünyasında Animizm(Ruhçuluk) olarak müsemma kılınan bu düşünce tarzı ilkelerin hayatında büyüsel boyutların oluşmasına yol açmıştır. Finlandiya’da büyücüler, fırtınadan denize çıkamayan denizcilere rüzgâr satarlardı. Rüzgâr üç düğüm içinde saklanmış olurdu; birinci düğümü açarlarsa ılımlı bir rüzgâr başlardı; ikinciyi açarlarsa, fazla sert olmayan bir fırtına eserdi; üçüncüyü açarlarsa, bir kasırga (oluşurdu). Bir Norveçli büyücü, içine rüzgâr kapadığı bir torbayı açarak bir gemiyi batırmakla övünürdü.

Ölüm, ilkel insanın hayatında bir dönüm noktasıdır. Ölüme karşı koyma davranışları ve çabaları her zaman sonuçsuz kalmış bu da ilkeli beden ve ruh ayrımına itmiştir. Bedenin çürümesine karşı çaresiz kalan ilkel, bedenden ayrılan ruhla irtibata geçme, onun varlığından haberdar olma imkânını elde etmeye çalışmıştır. Buna göre ölümden sonra ruh yaşamaya devam eder; çünkü düşlere girmekte, yaşayanları anılarda ve hayallerde izlemekte ve insanların yazgıları üzerinde gözle görülür bir etkisi olmaktadır. Böylece hayaletlere ve ölülerin ruhlarına, ölümsüzlüğe ve bir ölüler dünyasına inanç doğmuştur. Ölümden sonraki hayatın gerçek hayatın devamı olduğuna derinden inanan Şamanistler, ölen kişinin mezarına o kişinin günlük hayatta kullandığı bütün eşyalarını, atının eğerini, giysilerini, parasını, yayını ve oklarını, tütün kesesini, tütün çubuğunu ve bir torba ile yiyeceklerini koyarlardı.

Kötü ruhlara karşı verilen amansız mücadele, ilkellerin ruhlarla irtibat kurmasını, gerektiğinde barış, gerektiğinde savaş yapılmasını doğal hale getirmiştir. İşte tam burada ruhlarla irtibat kuracak bireylere ihtiyaç duyulmuştur. Bu kimse öyle vasıflara haiz olmalıdır ki ruhlara karşı durabilmeli, gerektiğinde onları perişan edebilmelidir.

Öteden beri toplum içerisinde davranışlarıyla dikkatleri üzerine çeken, hastaları iyileştirme de mahir, büyücü-hekim kimliğine sahip sühhar bu iş için biçilmiş bir kaftan olarak toplumun önünde duruyordu. Toplumda hiç tereddüt etmeden bu görevi büyücüye yükledi.

Oregon Düzkafa Kızılderilileri’nde ruhunu kaybetmiş olan insanın adı, büyücü-hekime bir düşte açıklanır, hekim bu kaybı haber vermek için adanma koşar. Genellikle çok sayıda insan aynı zamanda böyle bir ruh kaybına uğramıştır. Bütün adlar büyücü-hekime açıklanmıştır.

Hepsi de ruhlarını geri almak için onu kullanır. Bu ruhsuz insanlar bütün gece dans ederek ve şarkı söyleyerek evden eve dolaşır. Gün ışımasına yakın ayrı bir eve giderler, içerisi kapkaranlık olsun diye ev sımsıkı kapatılır. Bunun için çatıda bir kapı açılır, büyücü-hekim bir demet tüyle ufak kemik parçaları şeklindeki ruhları bu delikten içeri süpürür ve bir hasır parçası üzerine toplar. Bundan sonra bir ateş yakılır. Önce ölmüş kimselerin ruhlarını bir kenara kor, genellikle çok sayıdadır bunlar; çünkü ölmüş bir kimsenin ruhunu yaşayan birine verecek olursa adam anında ölecektir. Sonra, orada bulunan herkesin ruhlarını seçer ayırır ve herkesi karşısına oturtarak her birinin ruhunu alır: bir kemik, ağaç ya da kabuk parçası şeklindedir bunlar; her birini sahibinin başının üzerine koyar, kalbe ininceye, böylece uygun yere yerleşinceye kadar bir süre dualar ve eğilip bükülmelerle ruhların üzerine hafifi hafif vurur.

Amboina’da büyücüler cinlerin kaçırdığı bir ruhu yerine getirmek için bir ağaçtan bir dal koparır, bir şey yakalamak ister gibi onu ileri geri sallayarak hasta adamın adını seslenir. Geriye dönerek hastanın başına ve vücuduna dalla vurur: kayıp ruhun dalın içine, oradan da yeniden hastaya döndüğü varsayılır. Nias’ta hasta adamın ruhu, yalnızca büyücüye görülebilen bir ateş böceği şeklinde yerine konur, büyücü bir kumaş içinde yakalayıp hastanın alnının üzerine yerleştirir ruhu.

Ruhlar yalnızca hayaletler ve cinler tarafından değil, insanlar, özellikle büyücüler tarafından da bedenlerinden çıkartılabilir ve alıkonulabilir. Tehlike Adası’nın büyücüleri, ruhlar için tuzaklar kurarlardı. Tuzaklar, beş on metre uzunluğunda sağlam dallardan yapılırdı. Her iki yanında, farklı büyüklükte ruhlara uyacak gibi farklı büyüklükte halkalar olurdu; şişman ruhlar için geniş halkalar, zayıf ruhlar için küçük halkalar olurdu. Büyücülerin kin bağladıkları bir adam hastalandığında, evinin yakınında bu ruh tuzaklarını kurarlar, ruhunun kaçmasını beklerlerdi.

Eğer tuzağa bir kuş ya da bir böcek şeklinde yakalanırsa hasta mutlaka ölecek demekti. Kongo’lu bazı zenciler büyücülerin insan ruhlarını ele geçirebileceğine inanır, büyücüler bu ruhları bir hayvanın azı dişi içine kapatır ve beyazlara satar. Beyazlar da onları deniz altındaki ülkelerde çalıştırır. Kıyıda çalışan işçilerin çoğunun bu şekilde elde edildiğine inanılır. Bu yüzen de bu insanlar oralara ticarete gittiklerinde, umutla ölmüş yakınlarını aranırlar çevrede. Ruhu bu şekilde köle olarak satılmış olan kimse,”hemen değilse bile belli bir süre içinde” ölür.

Hawai’de, yaşayan insanların ruhlarını yakalayıp su kabakları içine hapseden, sonra da yemeleri için insanlara veren büyücüler vardı. Yakalanmış bir ruhu ellerinde sıkarak insanların gizlice gömülmüş olduğu yerleri keşfederlerdi. Kanada Kızılderilileri arasında, bir büyücü bir insanı öldürmek istediği zaman, kendi tanış ruhlarını gönderirdi. Onlar da kurbanın ruhunu taş ya da buna benzer bir biçimde getirirdi.

Büyücü bir kılıç ya da baltayla kanatıncaya kadar ruha vururdu, ruh kanadıkça ait olduğu insan da güçten düşer, ölürdü. Bir Karen büyücüsü uyuyan birinin serbest dolaşmakta olan ruhunu yakalayıp ölmüş bir adamın bedenine aktarabilir. Uyuyan kişi ölürken, ölmüş olan kişi yaşama döner. Fakat uyuyanın arkadaşları da uyuyan bir başka kişinin ruhunu çalmak için bir büyücü tutarlar, bu kez o canlanırken öbürü ölür. Bu şekilde sonsuz sayıda ölme ve yeniden yaşama kavuşma olayının olduğu varsayılır.

Batı Celebes’te bir bölge olan Bolang Mongondo’da her türlü hastalık, hastanın ruhunu kaçırmış olan ata ruhlarına yorulur. Bu yüzden de amaç hastanın ruhunu geri getirmek ve acı çeken insanın bedenine yerleştirmektir. Hasta bir çocuğu iyileştirme çabalarına gözüyle tanık olmuş biri bunu şöyle anlatıyor: Hekimlik yapan rahibeler bezden bir bebek yapıp yaşlı bir kadının dik tuttuğu bir mızrağın ucuna bağladılar. Rahibeler bu bez bebeğin çevresinde dans ediyor, büyülü sözler söylüyor, bir köpeği çağırır gibi ses çıkarıyorlardı. Sonra yaşlı kadın, rahibeler bebeğe erişebilsin diye mızrağın ucunu biraz aşağıya indirdi. Bu sırada hasta çocuğun ruhunun bebeğin içinde olduğu varsayılıyordu, büyüyle getirilmişti oraya. Rahibeler ayaklarının ucuna basarak dikkatle yaklaştılar ona ve ruhu yakalayıp ellerinde sallamakta oldukları çok renkli kumaşların içine koydular. Daha sonra ruhu çocuğun başına yatırdılar, yani çocuğun başını ruhun içende bulunduğu kumaşlara sardılar ve bir süre ellerini hastanın başı üzerinde tutarak büyük bir ciddiyetle hareketsiz durdular. Birden bir silkinme oldu, rahibeler fısıldaşıyor ve başlarını sallıyorlardı, kumaş çözüldü-ruh kaçmıştı.

Rahibeler evin çevresinde defalarca dönerek ruhun peşine düştüler, gıdaklıyor, tavukları kümese sokuyorlarmış gibi hareketler yapıyorlardı. Sonunda merdivenin dibinde yakaladılar ruhu ve eskisi gibi sahibine verdiler.

Avustralyalı bir büyücü hekim, hasta bir adamın kayıp ruhunu hemen hemen aynı şekilde bir kuklanın içine sokar ve kuklayı onun göğsüne bastırarak ruhu eski yerine koyar.

Yukarıda verilen örneklerden de anlaşılabileceği gibi, ruhlarla temas, büyücünün ve büyücülük mesleğinin dinsel bir motif kazanmasına yol açmıştır. Böylece büyücüler ilkel toplum tarafından dini anlamda da bir otorite olarak telakki edilmeye başlamış, günümüze kadar süre gelen Din-Büyü-Bilim ilişkisini ve beraberindeki tartışmaları da başlatmıştır. Eğer doğayı sihirli biçimde yöneten yasalar biliniyorsa, insanın doğrudan doğaya egemen olabileceği inancına dayanan büyü, bu yönüyle bilime akrabadır. Bazı bakımlardan insan acizliğinin itirafı olan din ise, insanı büyüden daha yüksek bir düzeye çıkarır ve daha sonrada, büyüye baş eğdirmek zorunda olan bilimden bağımsızlığını ilan eder. Dinin bağımsızlık mücadelesi bilimin bir mana da katı tavrıyla karşılaşmıştır. Bilim ısrarla büyüsel öğretilerin din kaynaklı olduğunu, büyünün ve dinin insanın doğal gereksinimlerinin bir tezahürü olarak ortaya çıktığını, ihtiyaçları karşıladığı sürece de insanlar tarafından kabul göreceğini iddia etmiştir. Bunu yaparken de dinin kaynaklarını, ritüellerini, insanlar tarafından algılanış ve uygulanış biçimlerini örnek göstermiştir. Bu durum büyü ve din kuramının, birbirleriyle yakından ilişkilendirebileceğimiz, çoğu çağdaş çalışmanın da çıkış noktasını oluşturmuştur.

Örneğin Almanya’da Prof.Preuss, İngiltere’de Dr.Maret ve Fransa’da Hubert’le Mauss bilimle büyünün, ne kadar benzer görünseler de farklı olduğunu öne sürerler.

Leydihan 26 Haziran 2025 19:31

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
Bu iddialarını ortaya atarken de:

a) Bilim deneyimden doğar, büyü ise gelenekten doğar;

b) Bilim akılla yönlendirilir ve gözlemle düzeltilir, büyü her ikisiyle de ulaşılamayan mistik bir atmosferde var olur;

c) Bilim herkese açıktır, tüm topluluğun ortak varlığıdır, büyü gizlidir, erginleme törenleriyle öğretilir ve kalıtsal ardıllara ya da en azından özenle seçilmiş kişilere bırakılır;

d) Bilim doğa gücünün kavranması üzerinde temellenirken, büyü, çoğu ilkel halkların inandığı, mistik, belli bir gizil gücün tasarımlanmasıyla doğar. Gibi özellikleri karşılaştırırlar.

Bu durum ilkel dinlerden ziyade büyüye karşı amansız mücadele veren semavi dinleri olumsuz yönde etkilemiştir.

Bütün semavi dinlerde büyü ve büyücülük yerilmiş, büyücülerin katline bir mana da ferman bile çıkarılmıştır.

Semavi dinler büyüyü ortadan kaldırma da bilimle ortak hedefe sahiptir. Ancak bu tür girişimler bilim tarafından samimi görülmemekte; dindar toplulukların büyüsel işlemlere daha fazla değer verdiğini; dinin tahakkümü altında bulunmayan bireyin özgür kılındığını; özgür insanın da büyüye ve büyüsel teorilere, esatire bina edilmiş dinlere ihtiyacı olmadığını ileri sürmektedir. Bir fobiden ibaret görülen dinler insanı bu kadar meşgul etmemeli, din ve dinsel kuramlar, kurumlar çağdaş dünyada yer almamalıdır. Semavi dinler kendilerinin akılcı olduğunu vurgulamışlardır. Bilinmezlik insanları korkutmuş, korkuttuğu gibi de kendisine doğru çekmiştir. O gizemi, o sırrı çözmek için de sonsuz bir merak içerisine girmiştir. Bu merak önceleri insanları büyüyle temasa ve büyüyle iç içe bir hayata dâhil etse de sonraları bu merak medeniyetin temelini oluşturmuştur. Merak ve zaruriyet medeniyetin daha da ileri bir seviyeye ulaşmasına imkân tanımıştır.

Günümüzde de aynı şartlar geçerliliğini devam ettirmektedir. Düşmanından korkan, kendisini emniyetli ve güçlü kılmak isteyen modern insanın kitle imha silahlarını üretmesi, doğayı ve doğa olaylarını merak ederek, ona egemen olmak için yapay karlar, suni yağmurlar, yağdırması; uçaklarla gökyüzünde dolaşıp uzayın bilinmezlerine doğru yol almak istemesi hep bu sebeptendir. Akla şu soru geliyor: Acaba büyücülerin geçmişte yaptıklarını bugün teknoloji mi yapıyor. Geçmişte bir insan yağmur yağdırsa, rüzgâr estirse, uçsa; o insana hiç şüphesiz büyücü denirdi. Cam küreye bakarak “Görüyorum” cümlesini dilinden düşürmeyen büyücüler, olmuş ve olan olaylardan bizi haberdar ettiklerini iddia ederlerdi. Günümüzde televizyona sahip her birey geçmişle ilgili belgeseller izleyerek olmuş olayları; canlı olarak seyirciye sunulan bir futbol maçını, bir açık oturumu vb. programları izleyerek de olan olayları müşahede edebilir.

Televizyonda izleyip gördüğü olayları günümüz insanı hiç garipsemiyor bu tür hadiseleri doğal karşılıyor. Oysa elimizdeki teknolojik verilerin çok az bir kısmını dahi bundan iki yüz yıl evveline götürsek belki de insanlar bizlere büyücü gözüyle bakacaklardı. Günümüzde sihir olarak kabul edilmeyen birçok husus geçmiş dönemin insanları için pekâlâ sihir olarak kabul edilebilirdi. İlkel insan için de aynı şeyler söz konusudur. Öyle ki bizim için büyü olarak kabul edilen geçmişe ait birçok hadise ilkeller için gayet doğal olabildiği gibi bir yaşam tarzı da olabilir.

Bunu idrak etmekte zorlandığımızdan olsa gerek geçmişi hep kendimizden daha aşağı görmüşüzdür. Ortaya koydukları medeniyete hep büyü karıştırmışızdır. Sanki büyü olmaksızın hiçbir şey yapamayacaklarmış gibi. Oysa inkâr edemediğimiz bir gerçek var. O da: Bugün sahip olduğumuz medeniyetin temelini büyücülükle ve ilkellikle itham ettiğimiz toplumların oluşturduğudur. Yani temelde hala büyünün izleri var.

İlkel insanı büyüye yönlendiren amillerin başında kendini güvene alma duygusu, bilmediğine karşı duyduğu korku hissi, Hz. Âdem’in dahi cennetten uzaklaştırılmasına sebebiyet veren merak gelmektedir. Her şey olup bittikten sonra, bizim yabanıla olan benzerliklerimiz, ondan farklılıklarımızdan çok daha fazladır; onunla ortaklaşa sahip olduğumuz ve bildiğimiz, istediğimiz, elimizde gerçek ve yararlı olarak tuttuğumuz şeyleriyse yabanıl atalarımıza borçluyuzdur. Vahşi adam, kendini kurtarmak için bir şey icad etmek lazım geldiğine akıl erdirmiş ve büyüye başvurmaktan başka bir çare bulunmadığına inanmıştı. Bu inancın boşa gittiğini sanmağa yer yoktur. Bu inanç boşa gitmiş olsaydı, vahşi adam kendini kurtaramazdı. Kurtulduğuna göre baş vurduğu çarenin muvaffak olduğuna hükmetmek lazım gelir.

Leydihan 26 Haziran 2025 19:50

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
2.2. Sümerler’de Büyü
Her kültür bir sembolik sistemler bütünü olarak değerlendirilebilir ki bu sembolik sistemlerin ilk sırasında dil, evlilik kuralları, ekonomik ilişkiler, sanat, bilim ve din yer alır. Bütün bu sistemler, fiziksel realiteyle sosyal realitenin bazı görünümlerini ifade ederler; dahası bu iki realitenin kendi aralarında sürdürdükleri ilişkileri ifade ederler; ayrıca bu sembolik sistemler de birbirleriyle ilişki halindedirler.

Söz konusu sistemler böyle bir şeyi tatmin edici ve denkleştirici bir biçimde başaramadıklarında toplumlar geçici pansuman yöntemler kullanırlar. Büyü de sembolik ifade tarzına sahip olması yönünden toplumların ihtiyacını karşılamada gerektiği yerde devreye girer. Kullanılan dilin ve dini karakterin sembolik ifadeler içerdiği büyü; tarihle birlikte anılabilecek bir kavramdır. Bu köklü geçmişe sahip olması büyünün tarihsel süreç içerisinde değerlendirilmesini elzem kılmıştır. İnsanlığın taş çağı öncesine ait sihirsel-dinsel inançlarından hiç değilse bir kısmının daha sonraki dinsel tasarımlarda ve mitolojilerde korunmuş olduğu kesin gibidir. Ama gene çok olasıdır ki, taş öncesi çağlardan gelen bu manevi miras, tarih öncesi ve ön tarih devirlerinde insan toplulukları arasındaki kültürel temaslar sonucu sürekli olarak değişimlere uğramıştır.

Dolayısıyla medeniyetlerin efsaneleri ve dinsel inanç sistemleri arasına gizlenen büyüsel tarihçeyi keşfetmek için gerektiğinde medeniyetlere ait destanları ve dini akideyi incelemek gerekecektir. Tarihin Sümerlerle başladığını ifade eden ünlü Amerikalı şarkiyatçı S.N. Kramer’in tezini temel alarak Sümer medeniyetiyle başlamayı uygun bulduğumuzu belirtmek de fayda var.

Mezopotamya, medeniyetlerin beşiği olmasını burada oluşan zengin düşünce ortamına borçludur. Bu coğrafya göç yolları üzerinde olması sebebiyle birçok topluluk tarafından istilaya uğramıştır. Bölgeye yerleşen her topluluk, bu topraklara sahip çıkmayı kendi yazgısıyla bir tutmuştur. Bu bölge Kabil’in yeryüzünü cinayetle tanıştırdığı yerdir. Sapık düşüncelerin taraftar bulduğu, tefessüh etmiş ahlaki anlayışların sokak ortalarında icra edildiği topraklardır.

Buna paralel olarak da Allah’ın gazabının sıkça tekrarlandığı, tufanın merkezi, Peygamberler diyarı, kimi milletlere göre de vaat edilmiş topraklardır.

Mezopotamya’da görülen ilk yerli kültür Ubeyd Kültürü’dür. Mezopotamya prehistoryasında yeni en önemli evreyi oluşturan bu kültür kabaca M.Ö. V. bin yılın ilk yarısı içine tarihlenir ve adını, güney Mezopotamya’daki, ilk kez ortaya çıkarıldığı Ubeyd Höyüğü’nden alır. Tüm Mezopotamya ve çevresinin ilk birleşik uygarlığını oluşturan bu kültür Sümer medeniyetinin temellerinin atıldığı yepyeni bir dönemin de başlangıcıdır.

Mezopotamya’da kurulan Sümer uygarlığının kökeni ve eski tarihi henüz yeterince bilinmemektedir. Sami kökenli olmayan ve bilinen hiçbir dil ailesiyle de açıklanamayan Sümerce konuşan bir halkın, kuzey bölgelerinden inip Aşağı Mezopotamya’ya yerleştiği varsayılmaktadır. Büyük olasılıkla Sümerler etnik bileşimi henüz bilinemeyen yerlilere (kültürel açıdan, el-Ubeyd denilen uygarlığı paylaşıyorlardı.) boyun eğdirmişlerdir. Kısa denebilecek bir süre sonra, Suriye çölünden gelen ve Sami kökenli bir dil olan Akkadça’yı konuşan göçebe gruplar, Sümer’in kuzeyindeki topraklara girmeye ve art arda dalgalar halinde Sümer kentlerine sızmaya başladılar. M.Ö. III. binyılın ortalarına doğru, efsaneleşmiş önder Sargon’un yönetimindeki Akkadlar üstünlüklerini Sümer sitelerine kabul ettirdiler.

Bununla birlikte daha fetihten önce bir Sümer-Akkad sembiyozu gelişmiş ve iki ülkenin birleşmesinden sonra iyice güçlenmişti. Daha 30 ya da 40 yıl öncesine kadar, bilginler tek kültürden, bu iki etnik tabakanın kaynaşması sonucunda ortaya çıkan Babil kültüründen bahsediyorlardı.

Bugün Sümer ve Akkad katkılarını ayrı ayrı inceleme gerektiği konusunda görüş birliğine varılmıştır. Sümerler kendilerinden sonra gelen medeniyetleri kurum ve kuruluşlarıyla etkilemişlerdir. Sümerlerin kadim medeniyetlere tesir ettiği alanlardan biri de dinsel öğelere bağlı olarak oluşan tanrı kavramı, tanrı telakkisi, dinsel mitler ve dini yaşamdır. Bölgedeki pagan anlayışın kökleşmesine hatırı sayılacak derecede katkısı bulunan Sümerler, tam bir din devletidir. Rahiplerin yönetiminde gerçekleşen dini merasimler tanrı-kral eşliğinde bir bütün oluşturur.

Tanrıların yeryüzündeki halifesi olan krallar otoritelerini dini naslarla perçinlerler. Tanrıların insanlara takındığı tavrı kral da tebaasına takınır. Tanrıların iktidar için meşru gördükleri yöntemleri krallar da rahipler ve büyücüler aracılığıyla gerçekleştirirler. Kralın tanrısal varoluş biçimi, kendisi tanrı olmadan paylaştığı söylenebilir. O tanrıyı temsil ediyordu, bu da arkaik kültür aşamalarında bir anlamda temsil ettiğiyle aynı olmasını da getiriyordu. Her ne olursa olsun Mezopotamya kralı, insanlar dünyası ile tanrılar dünyası arasında bir aracı olarak, kendi kişiliğinde iki varoluş biçimi, tanrısal ve insani varoluş biçimleri arasında ritüel düzeyinde bir birliği gerçekleştiriyordu. Kral bu ikili doğası sayesinde, en azından mecazi anlamda hayatın ve bereketin yaratısı olarak kabul ediliyordu. Ama o (Mısır firavunu gibi) bir tanrı, tanrılar panteonunun yeni bir üyesi değildi. Müminler dualarını ona göndermiyorlardı; tam tersine krallarını kutsaması için tanrılara dua ediyorlardı. Çünkü hükümdarlar, tanrısal dünyayla içli dışlı olmalarına, bazı tanrıçalarla kutsal evliliklerine rağmen insan olma hallerini dönüştüremiyorlardı. Son tahlilde onlar ölümlüydü.

Uruk’un efsanevi kralı Gılgamış’ın bile ölümsüzlüğe erişmek girişiminde başarısızlığa uğradığı unutulmuyordu.

Sümerlerdeki bu kral tabusu onları gizemciliğe sev ketti. Öyleki bu gizem sokağa kadar sirayet etti. İnsanlar açıktan olmasa da büyüsel yöntemler eşliğinde imkânsızlıkları başarabilme yetisine, böylece tanrısallaşmaya çalıştı. Bu durum insanları büyüyle uğraşmaya yöneltti. Nihayetinde güç büyüyle eşdeğer sayıldı. Krallar da hâkimiyetleri adına bu güçten gereği gibi faydalanıyorlardı. Çünkü onlar sıradan bir kimliğe sahip değillerdi, bir tanrı-kraldılar.

Krallığın tanrısal kökene bağlı olarak gökten indiğini dile getiren bu inanç Asur-Babil uygarlığı yok olana dek varlığını sürdürdü.

İfade ettiğimiz gibi Sümer medeniyetini algılayabilmek için Sümer dinini anlamak gerekir. İlk Sümer metinleri, rahipler tarafından gerçekleştirilmiş sınıflandırma ve sistemleştirme çalışmasını yansıtır. Bu metinlerde tanrılar çeşitli kategorilere ayrılmış, haiz oldukları kudretlere binaen sistematik bir düzene konulmuştur. Önce büyük tanrılar üçlüsü, onların ardında da gezegen tanrıları üçlüsü gelir.

Ayrıca büyük çoğunlukla adlarından başka bir şey bilinmeyen türlü tanrılar hakkında kabarık listeler vardır.

(Örneğin) Tanrı Ea suların derinliğinin ilahıdır. (Ona) Temizleyici, velut kuvvet, aynı zamanda hikmet sıfatları izafe edilmiştir. Büyük bir büyücü, mahir bir sanatkardır.

Ea’nın oğlu Marduk da Ea’nın hikmetini tevarüs ettiğinden hastaların dertlerine şifa verip devleri ( Bunlar Aşukku adıyla müsemma bir nevi hastalık ilahları olup hastanın başını ağırtan devler olarak kabul görürler.) kovabilen ulu bir üfürükçü olarak tasavvur edilmiştir.

Kozmogoni Sümer dininin temelini oluşturur. İki tanrı grubu arasında gerçekleşen bir mücadelenin ürünüdür dünya. Tanrılar aynen insan gibidir. Hırslarına, arzularına yenilebilirler. Gerektiğinde kendi erklerini daim kılmak için kendilerinden neşet eden diğer tanrıları bir mana da yavrularını gözden çıkarırlar. Yavru tanrılar da büyük tanrılara karşı mücadeleye girmekte hiç çekinmez gerektiğinde onları zilletli bir şekilde öldürmeyi veya esir almayı becerebilirler. İşte tam da burada Allah(c.c)’ın “

Eğer yerde ve gökte Allah’tan başka tanrılar olsaydı, ikisi de bozulup gitmişti. Arşın sahibi Allah onların nitelendirmelerinden yücedir.” ayetinin hakikati ortaya çıkıyor. Ayrışmamış bir su bütünlüğünün parçaları olarak gösterilen ”Tiamat ve Apsu ” çifti birer tanrıdırlar. Tanrı Tiamat, çift cinsiyete haiz olmakla kadınsı ve erkeksi özelliklere sahiptir. Dünyanın özünde su vardır. Bundan dolayı mıdır bilinmez, diğer tanrı çiftler de tatlı ve tuzlu sudan doğarlar. Zaman ilerledikçe tanrıların sayısı artar önce gökyüzü tanrısı Anu doğar, Anu’dan da tanrı Ea meydana gelir. Tanrı Ea’nın ve diğer genç tanrıların taşkınlıkları, tanrı Apsu’yu uykusundan eder. Tanrı Apsu rahatsızlığını eşi Tiamat’a anlatır ve bu duruma son vermek için genç tanrıları yok edip dünyayı eski sessizliğine kavuşturmak istediğini söyler. Tiamat bu duruma öfkelenir ve böyle bir şeyin olamayacağını söyler. Konuşmalardan haberdar olan genç tanrılar donakalırlar.

Bundan sonrası tabletlerde özetle şöyle anlatılır: Ama her şeyi bilen Ea başı çekti. Büyülü sözlerle Apsu’yu derin bir uykuya daldırdı, onun parıltısını çıkarıp kendi üstüne giydi ve Apsu’yu zincirledikten sonra öldürdü. Ea bundan böyle Apsu adını verdiği suların tanrısı oldu. Karısı Damkina da Marduk’u Apsu’nun bağrında, yazgılar odasında, ilk örneklerin tapınağında doğurdu. (Ea’nın atası) Anu atalarına karşı, yeniden saldırıya geçti. Dört rüzgârı çıkardı ve Tiamat’ı rahatsız etmek için dalgaları yarattı. Hiç huzurları kalmayan tanrılar annelerine başvurdular. Bu kez Tiamat tepki göstermeye karar verdi. Canavarları, yılanları, büyük aslanı, öfkeli iblisleri, amansız silah taşıyan ve savaştan korkmayan diğerlerini yarattı. Ve ilk doğan tanrılardan Kingu’yu yüceltti.

Tiamat Kingu’nun göğsüne Yazgılar Tabletini (Levh-i Mahfuz) bağladı ve ona en üstün erki verdi. Bu hazırlıklar karşısında genç tanrılar cesaretlerini kaybettiler. Ne Anu ne de Ea, Kingu’nun karşısına çıkmaya cüret edebildi. Yalnızca Marduk (Ea’nın oğlu Anu’nun torunu) kavgayı göze aldı, ama o da önce en üstün tanrı ilan edilmesini şart koştu, diğer tanrılar bunu hemen kabul ettiler. İki ordu arasındaki savaşın sonucu Tiamat ile Marduk arasındaki düelloyla belirlendi. Tiamat onu yutmak için ağzını açtığında Marduk çılgın rüzgârlar fırlattı, Tiamat’ın gövdesini genleştirdi. Karnı şişti ağzı açık kaldı. O zaman Marduk bir ok attı, ok Tiamat’ın karnını deldi, bağırsaklarını yırttı ve kalbine saplandı. Böylece onu ele geçiren Marduk canını aldı, cesedini yere attı ve üstüne çıktı. Tiamat’ın yardımcıları kaçmaya çalıştılar, ama Marduk onları bağladı ve silahlarını kırdı. Daha sonra Kingu’yu zincirledi, Yazgılar tabletini aldı ve kendi göğsüne bağladı. Sonunda Tiamat’ın yanına geri geldi, kafasını yardı ve cesedi kurutulmuş bir balık gibi ikiye böldü. Bu iki parçadan biri gök kubbe, diğeri yeryüzü oldu.

Marduk Apsu sarayının bir suretini de gökyüzüne dikti ve yıldızların seyrini belirledi. (Beşinci tablet gezegenler evreninin düzenlenmesini, zamanın belirlenmesini ve Tiamat’ın organlarından dünyanın şekillendirilmesini nakleder. Mesela, Tiamatın gözlerinden Fırat ve Dicle akar.)130 Tanrıların birbirlerini alt etmek için büyüsel yöntemlere başvurduğunu gören insan, büyüsel işlemleri kendi dünyasında erk elde etmek için kullanacak, büyüyü, tanrısallaşmanın bir boyutu olarak görecektir. Tanrıların yıldızları yaratması, oraya saray inşa etmesi, çoğul tanrı kullanımına paralel olarak gelişen Sümer dininin, gezegenleri birer tanrı veya tanrı evi olarak tahayyül etmesine yol açmış, ilerleyen zamanlarda da bu düşünce, müneccimlik müessessini ortaya çıkarmıştır. İyi de Sümer Kozmogonisine göre insanın özü nedir? Bu tanrısal kargaşa içerisinde safi insan nasıl yaratılacaktır?

Sonunda Marduk tanrıları rahat ettirmek için onlara hizmet etme işini üstlenecek insanı yaratmaya karar verdi. Yenilmiş ve zincirlenmiş tanrılar hala kendilerine verilecek cezayı bekliyorlardı. Ea içlerinden yalnızca birinin kurban edilmesini önerdi. Savaşı kimin kışkırttığı, Tiamat’ı isyana kimin teşvik ettiği ve kavgayı kimin başlattığını öğrenmek için sorulan sorulara hepsi bir tek isimle yanıt veriyorlardı: Kingu. Kingu’nun damarları kesildi ve akan kandan Ea insanlığı yarattı.

İnsan, şeytanlaşmış ve zaferi kazanan genç tanrılar tarafından öldürülmüş günahkâr bir tanrının özünden oluşmaktadır.

Mağlup olmuş bir tanrının kanından yaratılan insan yeryüzünde de her zaman mağlup olmaya mahkûmdu. Özellikle de ölüm karşısında. Tanrı Kingu’nun özelliklerine sahip insanoğlu özüne dönebilir miydi?

Dinin bütün köklerinde, yaşamın son temel olayı ”ölüm” büyük önem taşımaktadır. Ölümün öbür dünyaya açılan kapı olması, sözcük anlamından daha büyük bir anlam taşır. İlk dinlere ilişkin çoğu kurama göre, dinsel esinlerin tümü olmasa da büyük bir bölümü buna dayanmaktadır ve bunda da Ortodoks görüşler tamamen doğrudur. İnsan, yaşamını ölümün gölgesinde sürdürür, yaşamı sevip onun nimetlerine sevinen kişinin tehdit edici sondan korkması gerekir. Yüzünü ölümden çok yaşamın vaatlerine çevirir.

Ölüm ve ölümün yadsınışı-ölümsüzlük-bugün de olduğu gibi insanın düşleri içinde her zaman heyecan verici konu olmuştur. İnsanın yaşam karşısındaki duygusal tepkilerinin olağan üstü karmaşıklığının doğal olarak ölüme karşı tutumunda da karşılığı vardır. Sahip olunan tanrısal öze dönüş özlemi, Sümerlerin Gılgamış destanında kendisini gösterir.

Yalnız, yaşamda uzun bir zamana yayılmış olan ve bir deneyimler ve olaylar silsilesi içinde kendini gösteren şey, yaşamın sonunda tek bir buhrana sıkışır; bu da dinsel dışavurumun şiddetli ve karmaşık patlayışına neden olur.

Gılgamış Ölümsüzlük Peşinde: Hiç şüphe yok ki Gılgamış Destanı, Babil yaratımlarının en ünlüsü ve halk arasında en yaygın olanıdır. Bu destanın kahramanı Uruk kralı Gılgamış, arkaik çağda da meşhurdu ve onun efsanevi hayatının birçok bölümünün Sümerce versiyonu da bulundu. Ama bütün bu öncüllere karşın, Gılgamış Destanı Sami dehasının bir ürünüdür. Ölümsüzlük arayışının ya da daha doğru bir deyişle, başarıya ulaşmak için her türlü şansa sahip görünen bir girişimin sonuçta uğradığı başarısızlığın en heyecan verici öykülerinden biri olan bu destan, çeşitli münferit bölümlerden yola çıkılarak Akkadça yazılmıştır. Hem kahraman hem tiran olan bir kişiliğin erotik aşırılıklarının anlatımıyla başlayan bu efsane, sonuç bölümünde yalnızca kahramanlığa ilişkin erdemlerin insanlık durumu kökten aşmaya yetmediğini göstermektedir. Tanrılar insanların kaderi üzerinde söz sahibidir. Gılgamış devleri öldürmesine, sihirli sedir ormanını geçmesine rağmen yine de bu kötü yazgıdan kurtulamaz. Çünkü tanrılar hayatı kendilerine ayırıp ölümü insanlara vermişlerdir. Ölüm sularını geçip Utnapiştim (İslam da Hz. Nuh)’in yaşadığı sahile varan Gılgamış Utnapiştim’e ölümsüzlüğe nasıl eriştiğini sorar. Böylece tufan hikâyesini ve tanrıların Utnapiştim ve eşini nehirlerin denizlere döküldükleri ağızlara yerleştirerek, onları insanların ataları yapmaya nasıl karar verdiklerini öğrenir.

Utnapiştim Gılgamış’a sorar “Aradığın hayatı elde edebilmen için tanrıların hangisi seni meclisine katar ki?”

Ama konuşmasını beklenmedik bir biçimde sürdürür. “Haydi, altı gün ve yedi gece uyumamayı dene.” Bu Gılgamış için tam bir teklif-i mala-yutaktır. Vurgulanmak istenen de tanrısal öze sahip olmak isteyen Gılgamış’ın insani yönüdür. Utnapiştim bu sözüyle tanrısal boyutların zorluğunu haber vermektedir. Çünkü ölümsüz kimselerin bu tür ihtiyaçları yoktur. Ölüm uykusuzdur ve yorulmaz.

Gılgamış, Utnapiştim’in teklifini yerine getirmeye çalışır ancak başaramaz. Bu duruma bir manada içerlenen Utnapiştim’in hanımı bir öneride bulunur. Bunun üzerine Utnapiştim, Gılgamış’a insanı yeniden gençleştiren bitkinin nerede bulunduğunu söyler. İstediği bilgiyi elde eden Gılgamış denizin dibine dalar ve söz konusu otu bulup onu alır. Gılgamış çok mutludur.

Yolda, tatlı bir su kaynağının yanında yıkanmak için mola verir. Bulduğu ölümsüzlük otunu kayaların üzerine koyarak yıkanmaya başlar. Otun kokusunu alan bir yılan dayanamaz ve sudan çıkar ve onu yutar. Hemen oracıkta derisini değiştirir. Kısacası ot etkisini göstermiştir. İslam mitololojisindeki Lokman(a.s)’ın hikâyesiyle sözde olmasa da özde bir olan bu destanda Gılgamış, Lokman(a.s)’ın sulara kaptırdığı ölümsüzlük otunu yılana kaptırmıştır.

Ölümsüzlük erginlemesi istisnasız doğusuyla batısıyla her toplumda görülür. Ölüm sır olduğundan ölüm ötesi de bir muamma olarak kabul edilir. Âlemi meta bu âlemden ötesi için yeterlilik gösteremeyince metafiziksel boyutu elde etmek amacıyla büyüsel işlemler devreye girer. Arzu edilen tanrısal konum elde edilemese de büyüsel işlemler sayesinde Sümer insanı bu arzusunu bir nebze olsun tatmin etmeye çalışmıştır.

Kozmogonisi bu derece kişileştirilmiş bir toplumun tanrı erkine ulaşmak istemesi, yıldızlardan medet umarak onlara tapması ve bunların doğal bir sonucu olarak müneccimliğin, kehanetin, sihrin ortaya çıkması gayet doğal olsa gerek. Ancak, devamlı başarısızlıkla itham edilen büyünün her toplumda bu kadar taraftar bulmasını ve yaygın olarak kullanılmasını anlamak da bir hayli zor.

Leydihan 26 Haziran 2025 19:56

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
2.3. Babilliler’de Büyü
(Kur’an-ı Kerim açısından) sihir ve sihirbazların tarihi, insanlık tarihinin en eski medeniyetini kuran Keldaniler zamanına kadar uzanır. Babil diyarında yani Irak’da yaşayan Keldaniler, Astronomi ve Astroloji’de çok ileri gitmişlerdir. Kur’an-ı Kerim’de Sabie adıyla anılan Keldaniler137 bütün olayların yıldızlar aleminin tesiri sonucu meydana geldiğini iddia ediyorlardı.

Sabiin yahut “Sabie” hakkında çeşitli görüşler vardır. Evvela lügat bakımından s-b-e-fülanun” denilir ki, “filan adam dininden çıktı, filan dine girdi.” demektir. Bu anlamdan dolayı Mekke müşrikleri Hz. Peygambere Sabii diyorlardı. Çünkü eski dinlerine aykırı yeni bir din ortaya koyuyordu. Ayrıca yıldızlar doğuş yerlerinden çıkıp yükseldikleri zaman “sabaeti’n-nucum” denilir.

Binaenaleyh gerçek lugat anlamı itibariyle ve karşılık karinesiyle “Sabiin” izafi bir anlam taşıdığından, İslam, Yahudi, Hristiyanların dışında kalan diğer dinlerin mensuplarına şamil olur. Bununla beraber geleneksel bir deyim olarak daha özel ve dar anlamlarda da ad olarak kullanılmıştır.

(Örneğin): Katade’nin açıkladığına göre bunlar, meleklere tapan taifedir. Yıldızlara tapan bir taife oldukları da tefsirlerde geçmiştir. Fahruddin Razi de akla yakın olan budur der.

(Ayrıca) Bu isim İbranice de ş-b-’ “batırmak, daldırmak” kökünden “ayn” nın düşmesi ile türemiş ve “vaftiz edenler, daldırmak suretiyle vaftiz ameliyesini yapanlar” manasına gelir.

Dini Akideleri:
Bunların Yahudi Hristiyan karışımı bir dini inanç taşıdıkları söylenir. Mandeiler ve Subbalar diye iki kola ayrılan Sabiilerin birinci kolunun puta tapıcılar ikinci kolunun ise tevhid inancı taşıyan kişiler olduğu kabul edilir.

Başlıca iki görüşleri vardır. Birincisi, derler ki: “Alemin yaratıcısı Allah Tealadır. Lakin Allah yıldızlara saygıyı ve bunların ibadet için kıble yapılmasını emretmiştir.” İkinci iddiaları ise şudur: “Allahu Teala, burçları ve yıldızları yaratmıştır. Fakat bu alemdeki hayır ve şerri, sağlığı ve hastalığı meydana getiren, canlıları yöneten ve yönlendiren yıldızlardır.

Şu, halde dünyanın, bir anlamda Rabbi onlardır ve insanların onlara saygı ve tazim göstermeleri vaciptir. Çünkü onlar da Allah Teala’ya ibadet ederler ve insanlara aracı olurlar” derler. Bunlar hakim, mukaddes, muhdes olmayan, celal ve azametine ulaşılması imkansız, fakat ruhlar vasıtasıyla kendisine yaklaşılabilen bir yaratıcıya inanırlar. Ruhlar cevherde, hareket ve durumda, temiz ve azizdirler. Cevher olarak, cismani maddelerden ve cismani melekelerden münezzehtirler; mekan içindeki hareketleri, zaman içinde değişmeleri yoktur. Bunlar efendi, ilah ve en yüksek ilahın nezdinde şefaatçidirler; ruhu temizlemek, ihtirasları yenmek ve ezmek sureti ile bunlarla münasebete girilir. Fiilde bunlar eşyayı meydana getirir, yenileştirir ve bir halden diğer bir hale değiştirirler. İlahi azametin kuvvetini süfli varlıklara doğru akıtırlar ve bunların her birini başlangıcından itibaren kemaline kadar sevk ederler.

7 seyyarenin idarecileri bunlardan olup, seyyareler onların mabetleri gibidir. Her ruhun bir mabedi, her mabedin bir küresi vardır ve ruh, ruhun vücutta bulunması gibi, mabedinde bulunur. Bazen seyyarelere anne derler. İşleri bu küreleri hareket ettirmekten, onlar vasıtasıyla unsurlar ve madde alemine de tesir etmekten ibarettir; mürekkebattaki karışmalar ve sonra cismani kuvvetler bundan meydana çıkar. Külli varlıklar külli ruhlardan, cüz’i olanlar da cüz’i ruhlardan hasıl olur; nitekim umumiyetle yağmurun bir meleği, bir müekkel ruhu ve her yağmur damlasının da bir meleği vardır. Dünya hadiselerini, rüzgarları, fırtınaları, zelzeleleri onlar idare eder ve her varlığa kuvvet ve kanunlarını onlar dağıtırlar; mevcudiyetleri tamamen ruhtan ibaret olup, melekler gibidirler. Dünyanın gidişi ilahlar tarafından tayin edilmiş, yıldızlara yazılmıştır. İnsanın vazifesi, yıldızların ayrı vaziyetlerinin hangi manaları ihtiva ve hangi değişikliklere işaret ettiklerini öğrenmek, yani nücum ile tabiat ve insan hayatı arasındaki benzerlik ve bağlılıkları araştırmaktır. (Bu bağları ve gizemleri ancak kahinler tespit edebilirdi.

Bundan ötürüdür ki Babilonya dini aynı zaman da kahin dini olarak da adlandırılmıştır.) Yıldızlara bakarak istikbali “gök yazısından-bir mana da Levh_i Mahfuz’dan” önce söylemektense, Babil kahinlerinin tefeül için daha başka vesileleri vardı. Bilhassa öldürülmüş kurban hayvanlarının karaciğerine bakış gayet iyi neticeler vermişti.

Keldaniler’in medeniyet merkezi olan Babil şehrinin gayet mamur ve güzel binalarla süslü olduğuna dair tarihi bilgiler, bu kavmin mimari ve diğer sanat dallarında çok ileri gittiğine işaret etmektedir. Bu sihirbazlar ülkesinde Güneş’ten kinaye olan “Bal” ilahına mahsus Babil Kulesi’yle, Babil’in mamur oluşuna dair bir çok efsanevi rivayet vardır. Bu dönemde halkın cahil tabakası, sihirbazların suret ve tabiatları değiştirdiklerine, söz gelimi bir sihirbazın bir kimseyi eşek ya da köpek şekline döndürebildiğine, sonra dilediği zaman tekrar insan şekline iade ettiğine inanmaktaydılar. Bunlara göre, bir büyücü bir yumurtaya, bir süpürgeye ya da küçük bir küpe binerek havalanabilir, uçmak suretiyle Irak’tan Hindistan’a veya dilediği herhangi bir yere gidebilir, sonra aynı günde geri dönüp gelebilirdi. Cahil halk tabakası bu ve buna benzer gariplikleri, kahinlerin yıldızlara yakınlığının bir sonucu zannederlerdi.

Sihirbazlar avam tabakasının bu kanaatinden çeşitli hilelerle, yaldızlı hokkabazlıklarla faydalanırlardı. Hatta devlet başkanları ve adamları bile bunların melanetinden kurtulamazlardı. Görülüyor ki Babil halkı, gök cisimlerinin ilahlığına inanan mu’attıla olup, yıldızların ve bütün kainatın yaratıcısı bir ilahın varlığını kabul etmiyorlardı.

Bu bölge insanı için ilahların anası, cinsiyet ve veludiyetin ruhu, hatta hayatın baş prensibi sayılan İştar ismiyle müsemma bir tanrıçaları bulunurdu. Babil’de ve Yakın şarkın hemen her tarafında milletlerin buna ibadet ettiklerini, İştar’ın v.b. ilahelerin önünde eğildiklerini görürüz. Babil’de zengin fakir her kadın (ömründe hiç olmazsa bir kere) bir yabancının koynuna girmek zorunda kalırdı. Onun için her kadın, İştar mabedinin avlularında dolaşır ve bir erkeğin onu bir saat için satın almasını bekler, sonra yaptığı fahişelik mukabilinde kazandığını ilaheye adardı. Bunu yapmayan bir kadının kısır kalacağı sanılır ve bu yüzden bu kadın evlenmeye layık görülmezdi. Bu adetin hüküm sürmesi yüzünden mabedin avluları, kocasız kalan bakirelerle dolar ve İştar mezhebinin kahinleri, rüşvet mukabilinde kadınların isteğini yerine getirirlerdi. Bu mukaddes adamlar (kahinler) ileri tipte birer şamandırlar.

Bunlar birer büyücü ve birer rahip olmaktan daha ileri bir adım atmışlar, mesleklerini sağlamlamak için yarı ilim sayılacak bir tekniği de inkişaf ettirmişlerdi. Bunlar gökyüzünde vuku bulan değişiklerin arz üzerinde vuku bulan hadiselerle bir alakası bulunduğunu sezmişler, gökyüzünün hadiseleriyle insanların talihi arasındaki münasebetlerle uğraşmışlar ve insanların bahtiyar olmalarının da bedbaht olmalarının da yıldızlara bağlı olduğunu ileri sürmüşlerdi. Bu yüzden buradaki kahinlerin en belli başlı işlerinden biri yıldızlara bakmaktı.

Kahinlerin -bu fal sanatı bir yana- işi, kötü dev ve cinlere karşı ihtiyat tedbirleri almaktı. Her köşede, her sokakta gizlenerek pusuda bekleyen hastalık ve felaket cinlerini korkutmak veya kovmak için bir çok resmi tabirler, muayyen ayinler mevcuttu. Bazen de kötü cinlere karşı sadece bir afsun sözü kafi gelmez, gökteki iyi ilahlara niyaz edilerek onlardan yardım istirham edilmiş; o halde, kendisinden müessir olan afsun, yüce Tanrı’ya yalvaran dua ile birleştirilmiştir. Hz.İbrahim bunları red ve iptal için peygamber olarak gönderilmiştir.

Bunların Hz.Nuh’a ve bazı rivayetlerde Hz. İdris’e nisbet iddiasında bulundukları da söylenir. Günümüzde yıldız falına inanma, ve yıldızların gücüne sığınma bunlardan kalmadır.

Bir Babilli olan, Babillilerin nebisi İbrahim (a.s) kıssası Kur’an-ı Kerim’de anlatılırken bir yandan da Babil düşüncesi ortaya konur. Hz. İbrahim rabbini ararken önce gök cisimlerinden hareket eder.

“ İbrahim, babası Azer’e demişti ki: Sen putları tanrılar mı ediniyorsun? Doğrusu ben seni ve kavmini açık bir sapıklık içinde görüyorum.”

“ Böylece biz İbrahim’e göklerin ve yerin melekutunu (Büyük ve harikulade muhteşem varlıklarını) gösteriyorduk ki, kesin inananlardan olsun.”

“Üzerine gece basınca (İbrahim) bir yıldız gördü; budur rabbim dedi. Yıldız batınca, batanları sevmem dedi.”

“ Ayı doğarken görünce; budur rabbim dedi. O da batınca rabbim bana doğru yolu göstermeseydi elbette sapan topluluktan olurdum dedi.”

“ Güneşi doğarken görünce; budur rabbim bu daha büyük dedi. (O da) Batınca dedi ki: Ey kavmim ben sizin (Allah’a) ortak koştuğunuz şeylerden uzağım. ”

Bu ifadeler Hz. İbrahim’in Babildeki düşünceye yabancı olmadığını gösterir. Hz.İbrahim’in rabbini ararken bu arayışa gök cisimlerinden başlaması manidardır. Zira Babil düşüncesine göre gezegenler ya birer tanrı ya da birer tanrı evidirler. Hz.İbrahim de tanrı düşüncesini ve bu doğrultudaki arayışını gezegenlerden başlatmış ancak gezegenlerin bu minvalde yaratıcı bir konuma sahip olamayacağını tespit etmiştir.

Fakat, bu tespiti yaparken, Hz.İbrahim’in bir itirafına da şahit oluyoruz. Zira Hz.İbrahim “Rabbim bana doğru yolu göstermeseydi. Elbette sapan topluluktan olurdum.” demiş böylece bu konudaki sapkınlığın insanlar tarafından kabul görmesini ve içselleştirilmesini Allah’ın inayeti olmaksızın savamayacağını ifade etmiştir. Öncesinde Allah’ın melekut alemine dair Hz.İbrahim’i bilgilendirmesi de Hz.İbrahim’in doğru yolu bulması hususunda Allah’ın Hz.İbrahim’e bahşettiği diğer bir inayettir. Hz. İbrahim’in babasını hak yola davet ederken kullandığı ifadeler de dikkate şayandır.

“(Hz.İbrahim) Babasına demişti ki: Babacığım, işitmeyen, görmeyen ve sana hiçbir yararı olmayan şeylere niçin tapıyorsun? ”

“ Babacığım; bana, sana gelmeyen bir bilgi geldi. Bana uy, seni düzgün bir yola ileteyim”.

“Babacığım, şeytana tapma, çünkü şeytan, Rahman’a isyan etmişti.”

“Babacığım, ben sana Rahman’dan bir azabın dokunmasından korkuyorum. O zaman şeytanın dostu olursun.”

“(Babası) Ey İbrahim sen benim tanrılarımdan yüz mü çeviriyorsun? Eğer (Onlara) dil uzatmaktan vazgeçmezsen, andolsun seni taşlarım. Uzun süre benden ayrıl git.”

Bu diyalog da belirtilmesi gereken husus Hz.İbrahim’in rahmani bilgilere vasıl olduktan sonra gezegenleri temsilen suretlendirilmiş putlara karşı tavır almasıdır. Zira bu hususta babasını ikna da bile muvaffak olamamıştır. Çünkü gezegenlere olan inanç Hz.İbrahim’in davet ettiği ilahi nizamdan daha canlıdır o zamanlar.

Hz.İbrahim’in mutezil düşünceleri toplumu huzursuz kılınca olay dönemin devlet başkanı Nemrud’a kadar intikal eder. Hz.İbrahim’in Nemrud’un huzurunda iken yine gezegenlerden örnekler vererek tanrısal öze sahip olduğunu iddia eden Nemrud’u alt etmesi de dönemin bozuk düşüncesinin akli delillerle çürütülmeye müsait olduğunu gösterir.

“ Allah kendisine hükümdarlık verdi diye (şımararak) Rabbi hakkında İbrahim’le tartışanı görmedin mi? İbrahim benim rabbim O’dur ki yaşatır, öldürür demişti. (Nemrud) Ben de yaşatırım, öldürürüm dedi. İbrahim: Allah güneşi doğudan getirir, sende onu batıdan getir, deyince inkar eden o adam şaşırıp kaldı. Allah zalim toplumu doğru yola iletmez. ”

Hz.İbrahim, Babilliler tarafından tanrılardan biri olarak kabul edilen güneşi örnek vererek asıl yaratıcı varlığın Allah olduğunu vurgulamıştır. Çünkü eğer Nemrud tanrı halefi ise bunu (güneşi tersinden kaldırmayı) tanrıların yardımıyla gerçekleştirebilir veya güneş tanrısı bir zaman sonra doğu yerine batıdan ışıldayabilirdi.

Eğer böyle bir teklif karşısında aciz kalınırsa, güneşin bir tanrı olmadığı tam aksine yüceler yücesi Allah’ın sevk-i ilahisiyle hareket eden cemadattan olduğu ve bunun sonucunda Hz.İbrahim’in iddiasının doğruluğu ortaya çıkardı. Hz.İbrahim’in buradaki meydan okuyuşu dönemin itikadi anlayışına karşı yapılmış olup; hem yıldızlara tapınma ritüellerini hem de yıldızcılık işlemlerini buna bağlı olarak ortaya çıkan sihirsel ve büyüsel işlemleri kapsar.

Kendini, tanrıların yeryüzündeki halefi olarak takdim eden Nemrud’a sunulan bu teklif (güneşin ve dünyanın takip ettiği yörüngeyi tersine çevirme işlemi) hem Nemrud için hem de inandığı tanrılar için teklifi mala yutak nevindendi.

Gerçekleştirilmesi imkansız olan bu teklif karşısında Nemrud’un Hz.İbrahim’i çarptırdığı ceza da Hz.İbrahim’in verdiği derse mutabıktır. Hz.İbrahim güneşi örnek göstererek Nemrud’u aciz bırakmış buna mukabil Nemrud da Hz.İbrahim’in güneş gibi yakıcı bir sıcaklıkta cezalandırılmasını uygun görmüştü. Hz.İbrahim’in ateşe atılması için yapılan mancınık matematik ve fizik yasalarına uygun bir şekilde dizayn edilmişti.

Ateşin yakıcı özelliğinin Allah’ın izni ile belli bir süre geçersiz kılınması, bütün fizik yasalarını alt üst etmiş; inanılan tanrıların acizliği, yapılan büyüsel ve bilimsel işlemlerin geçersizliği tebarüz etmişti. İşte bu durum sühhar ve müneccim tayfasını aciz bırakmıştı. Bu durum Babil inanışının sonu anlamına gelmekteydi.

Çünkü Babilliler matematik, astronomi, geometri gibi sayısal bilimlere vakıf bir toplum idi. Yaptıkları mimari işlerde, tarımsal faaliyetlerde hep bu sayısal bilgilerini kullanırlardı. Sayısal bilgiler de bu gelişimini, insanların gezenlere olan merakına borçluydular. Bundan ötürü, yıldızlara olan inanç sayısal bilimlerle paralel olarak gelişmişti. Yıldızların konumu, dönüşümü, evreleri ilerleyen zamanlarda insanın kaderine etki eden temel faktörler arasında görülmüş, sonraları insanın kaderini ele geçirmek veya değiştirmek için yıldızcılık, yıldızların konumuna göre gelecekten haber vermek için kahinlik müesseseleri ortaya çıkmıştır. Bu düşünsel oluşumlar da ilerleyen zamanlarda Babil büyüsünün temelini oluşturmuştur.


Leydihan 26 Haziran 2025 20:02

Yanıt: Hazreti Peygambere Yapılan Büyüler ve Yahudilerde Büyücülük
 
2.4. Eski Mısır’da Büyü
Mısır tarihi Mezopotamya’nınki gibi M.Ö. 4000 yılları gibi oldukça erken bir dönemde başlar. Mısır uygarlığının böylesine erken bir tarihte doğmasının nedenleri arasında bölgenin ve iklimin elverişli oluşu bulunmaktadır. Eski Mısır dini hakkındaki bilgilerimiz daha önce Yunan ve Roma kaynaklarına dayanırken, 1822 de Hiyeroglif yazısının Fransız bilgini Champolion tarafından çözülmesiyle bu dinin, kendi metinlerinden incelenmesi sağlanmış olur.

Eski Mısır’ın bize kadar ulaşan kaynaklarına baktığımızda sihir ve büyücülüğün, sihirsel ve büyüsel adların, büyülerin, tılsım ve formüllerin, büyüsel ayinlerin Mısır din hayatında geniş bir yer işgal ettiğini görürüz. Öyle ki eski mısırlılar için sihir ve büyü, dinsel öğeler haline gelmişti. Mısır’da büyücülük biliniyor ve uygulanıyordu. Muskalar hastalıkları iyileştiren heykeller vardı. Bu heykellerin üzerleri yılanlara ve akreplere karşı afsunla kaplıydı. Bu hayvanların soktuğu bir kimsenin, heykelin başından aşağı su dökmesi gerekti; heykele kazınmış metinlerin üzerinden geçen su, iyileştirici bir hassa ediniyordu; iyileşmek için de bu sudan içmek yetiyordu. Bundan dolayı; Mısır’ın kendisinde büyü ile din kategorileri arasına anlamlı bir ayrım çekmek olanaksızdır.

Dini hayatın içerisinde özel bir yeri olan bu itikadi anlayış (büyü); Mısır Uygarlığı’nın başından sonuna kadar kendisini göstermiştir. (Öyle ki) Din Mısır kültürünün tümünü kaplar. Bundan dolayıdır ki Mısır dini hayatını anlamak konumuzun işlenişini açısından elzemdir.

Mısır’da din üç kola ayrılır: Hakkında oldukça fazla bilgimiz olan, resmi devlet yönü; iyi biçimde tasvir edilmiş olan ölüm ve gömülme işlemleriyle ilgili alan; ve resmi kültten çok farklı ve hakkında çok az bilgimiz olan nüfusun büyük çoğunluğunun gündelik uygulamaları. Resmi bir açıdan bakıldığında, toplum; tanrılar, kral ve insanlardan oluşuyordu. Kral insanların refah ve mutluluğundan sorumluydu. Krallar kendilerini tanrılarla özdeşleştirir ancak; gerçek tanrılar olarak değil de, ölümlerinden sonra tanrılaştırılırdı.

Mısır’da ahiret inancı bulunur ve ahiret hayatının dünya hayatı kadar canlı ve diri olduğu kabul edilirdi. Ölülerin mezarlarda yaşadığı inancı yanında ölüler ülkesinden de söz edilir. Bu ülke batıda yer alır. Bu nedenle ölülere “Batı halkı” adı verilmiştir. Bu ülkenin hakimi, çöl mezarlarının tanrısı, ölülerin koruyucusu ve rehberi Anubis’tir.

Anubis’in yerini daha sonra Osiris almıştır. Eski Mısırlılar büyü yoluyla hayat ve ölümü etkileyebileceklerini, tabiat güçlerini denetimleri altına alabileceklerini sanıyorlardı. Mısır tanrıları aldatılabilir, zorlanabilir itaat altına alınabilirdi. Çünkü bir tanrının adını bilmek, onun üzerinde belli bir güce sahip olmakla eşdeğerdi. Bu yüzden Mısırlılar büyüsel jestler ve tanrıları kendi isteklerine uydurabilecek ayinlerle büyücülerin ölülere iyi davranmayan tanrılara ceza verebileceğine inanıyorlardı. Mısır hayatının bir parçası haline gelen (bu tür) çeşitli dinsel etkinlikler, büyülerle ilgili olabilecek bir sürü başka uygulama ile koşut gitmiştir.

(Bu bağlamda) Dinsel nitelikli nesneler arasında; taşıyanları koruyan tanrısal emirler de dahil olmak üzere muskalar, evlerde ataların büstleri ve çocuk doğumları ile ilgili bazı nesne ve giysiler, bazı metinlerden (istifade edilerek), hastalıklara karşı (yürütülen) büyülü tedavi usulleri, ayrıca aşk tılsımları, uğurlu ve uğursuz günlerin takvimi, kem gözden kaçınma, rüya tabirleri, yaşayanlara kin beslediği düşünülen ölmüş akrabalara yazılan mektuplar ve daha bir çok şeyi (bunlara örnek gösterebiliriz.)

Mısırlılara göre büyü, insanın kendini koruması için tanrılar tarafından yaratılmış bir silahtı. İmparatorluk döneminde büyü, Re’ye kayığında güneş tanrısının bir vasfı olarak eşlik eden bir tanrı şeklinde kişileştirilmiştir. Mısır tanrılarından olan Osiris’in karısı, koruyucu ve büyücü İsis, bilge ve büyücü (kimliğiyle tanınan) İmhotep Mısır’ın yerel tanrılarındandı. Baş rahip ve katip olarak da bilinen İmhotep’in dünyadaki temsilcilerinden sayılan eğitici rahiplerin geleneksel uygulamalarından biri de meşru ya da “beyaz” büyü (yap-maktı)Mısır’da yalnız kahinler büyü yapıyor ve efsun yazıyorlardı. Bu yüzden semanın anahtarları onların ellerinde idi. Kahinler arasıra bu formülleri toplayıp kayda geçip bir kitap oluşturmuşlardı.

Kahinler, bu kitaba “Ölüler Kitabı” yahut “Öteki Dünya Kitabı” veya “Kabir Kitabı” adını verirlerdi. Kahinler, bu kitaba yalnız büyü tabirlerini yazmakla kalmamışlar, ölülerin yapacakları uhrevi seyahatlerin yollarını ve konaklarını gösteren haritalar da ilave etmişlerdir. Yer altı dünyası (Ölüler Dünyası), ölüler aleminin belirli bir görünüş biçimiydi. Ölümden sonraki yaşam tehlikelerle doluydu, bunlar ancak büyü yoluyla alt edilebilirdi. Bunun neticesi olarak Mısırlıların kefenleri üzerine büyüler konuyor ve efsunların türlü türlüsüyle dolu tomarlar, tabutlarına yerleştiriliyordu. Ve Ölüler Kitabı, ruh için eksiksiz bir öte dünya kılavuzuydu.

İçerdiği duaların ve büyülü formüllerin amacı ruhun yolculuğunu kolaylaştırmak, özellikle de “yargılama” ve “kalp tartma” sınavlarından başarıyla geçmesini sağlamaktı. Mısırlılar büyüyü kötü ruhlara karşı kullanmakla iktifa etmeyerek iyi ruhların da büyü sayesinde kazanılacağını sanıyor, bu yüzden efsunların bir kısmını günahkarları, semavi mahkemenin gözünden kaçırmak ve cennete sokmak için kullanıyordu. “Erginlenme Bilgeliği” büyülü sözlere sahip olmak demekti. Her şey Ölüler Kitabı’nda ve diğer benzer eserlerde beceriksizce eklemlenmiş eskatolojik bütün karşısında seçilen perspektife bağlıydı. Bu metinler (Büyü Papirüsleri), farklı düzeylerde gerçekleştirilen bir çok “okumaya” yol açıyordu. Kuşkusuz en kolayı “Büyü Okuması”ydı: Sözün mutlak gücüne inançtan başka bir şey gerektirmiyordu. Yeni eskatoloji sayesinde “krallara ait yazgıya” artık herkes erişebildikçe, büyünün saygınlığı da durmadan artıyordu. Mısır uygarlığının güneşi batarken, ufka büyü inançları ve uygulamaları egemen olacaktı.

(Ölüler Kitabına atıfta bulunan) Eski Mezopotamya ve Mısır’dan kalma, tılsımlı sözler ve büyü formüllerini ihtiva eden çok sayıda metin günümüze kadar gelmiştir. Paris büyü papirüsleri olarak bilinen ve yaklaşık olarak M.S IV.yüzyıl boyunca Yukarı Mısır’daki Teb bölgesinde yazılan büyük büyü sözleri derlemesini buna örnek gösterebiliriz.

Mısır ile ilgili efsaneler dinsel (olmakla birlikte) daha çok büyüsel kompozisyonlar içinde yer alırlar. Buna verilebilecek en iyi örnekler Mısır kozmogonisinde ve teogonisinde kendini gösterir. Tanrıların oluşumundan itibaren başlayan büyüsel erginlenme, tanrıların bir silahı olarak karşımıza çıkar. Ra’nın göz yaşlarından doğan insan tanrısal özelliklerin bazılarını bünyesinde barındırmakla sihri işlemleri yapabilme hakkına sahip olduğunu düşünmüştür. Sihirsel işlemler de hem bu dünyayı hem de ahiret hayatını etkileyebilecek ve her iki hayatın da sonucunu belirleyebilecek bir güce sahiptir. Bu düşünce biçiminin diğer ilkçağ medeniyetlerinde de kendini göstermesi büyünün tek bir kaynaktan neşet edip ilkçağ topluluklarına sirayet ettiğini anımsatıyor bize.

Kaynaklarda Nuh Peygamber’in oğlu Şem üç yüz yaşında iken(Yani tufandan 190 yıl sonra) Mısır’a yerleşir ve orada 161 yıl boyunca ülkeyi yönetir. Şem döneminde Mısır, sihrinin en yüksek noktasına varmıştır. Yahudi geleneğinde de Hz. Nuh yüce bir sihirbaz olarak gösterilir.


Forum saati; Türkiye'ye göre ayarlanmış olup, şu an saat: 02:54.

Powered by vBulletin® Version 3.8.11
Copyright ©2000 - 2026, vBulletin Solutions Inc.
Navbar with Avatar by Motorradforum